Author Archive

MANEVİ İKLİM AYLARINDAN GEREĞİ GİBİ FAYDALANMAK


MANEVİ İKLİM AYLARINDAN GEREĞİ GİBİ FAYDALANMAK

    Değerli okurlarım, bizleri bu manevi günlere ulaştıran Allah (c.c.)’a hamdü senalar, Ümmeti olma şerefine nail olduğumuz ibadeti, tövbe- istiğfarı, duayı öğreten önderimiz, rehberimiz, rol modelimiz Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e salat ve selam olsun. Üç aylar, gafletten uyanmanın, kulluk şuuruyla arınmanın manevi iklimidir. İlâhi rahmet ve mağfiretin çokça ikram edildiği nadide zamanlardır.

     Kamer’i takvimine göre yılın yedinci, sekizinci ve dokuzuncu aylarından olan, Recep, Şaban ve Ramazan aylarına verilen isim Üç Aylardır. 25 Şubat salı günü, Üç Ayların başlangıcı olan Recep ayının ilk günüdür. 27/28 Şubat Perşembe’yi Cuma’ ya gece de Reğaib Kandilidir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Receb-i şerife, yani üç aylara girdiği zaman: “Ey Rabbim, bize Receb’i ve Şaban’ı Mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır” diye dua ettiği rivayet edilmektedir. Ayrıca Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in: “Allah’ım ! Sen affedicisin, Kerîm’sin, affetmeyi seversin, beni de affet” (Tirmizî, Deavât, 84.) diye öğrettiği duayı her zaman yapmalıyız.

      Malumunuz son dönemlerde Mübarek gecelerle ilgili diğer günlerden hiçbir farkları olmadığı, o gecelerde yapılacak ibadetlerinde bid’at olduğunu ifade eden bazı gruplar bulunmaktadır. Hâlbuki Allah (c.c.), bazı geceleri diğer gecelere üstün kılmıştır. Kadir Sûresinde Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğu ifade buyrulmuştur. Bazı günler diğer günlerden üstün kılınmıştır. Cuma Sûresinde Cuma gününün önemi vurgulanmıştır. Cuma günü diğer günlerden üstündür. Bazı aylar, diğer aylardan üstün kılınmıştır. Kendisinde Kur’an-ı Kerîm’in indirildiği Ramazan ay’ı diğer aylardan üstündür. Bazı Mekânlar diğer mekânlardan üstün kılınmıştır. Mesela: Mekke, Kâbe-i Muazzama, Medine, Ravza-i Mutahhara, Arafat, Kudüs, Mescid-i Aksa v.b. yerler, diğer yerlerden, şehirlerden, Mekânlardan Üstün kılınmıştır. Bahsettiğim gerçekler, Kur’an-ı Kerimde açıkça ifade buyrulmuştur. Ayrıca, önemli gün ve gecelerle ilgili olarak hadis-i şeriflerde de bilgiler verilmektedir. Bunlar tartışılamaz dini gerçeklerdir. Okuyucularımız bu önemli gün, ay ve geceleri bu bakış açıları ile değerlendirirlerse daha isabetli davranmış olurlar diye düşünüyorum.

     Rabbimiz, biz günahkârları affetmek, ödüllendirmek için bazı gün, ay ve geceleri diğerlerinden daha faziletli ve daha hayırlı kılmıştır. Unuttuğumuz kulluğumuzu gerçek anlamda hatırlayıp, tövbe ile yeniden yönelebilmemiz için, bunları vesile kılmıştır. Cuma ve bayram günlerinin de diğer günlere göre faziletleri çoktur. Ayrıca, Mevlid, Reğaib, Mirac, Berât ve Kadir gecelerinin de diğer gecelere, fazilet bakımından üstünlükleri vardır. Üç ayların içerisinde önemi çok büyük olan beş mübarek geceden dördü bulunmaktadır. Bunlardan ilki Reğaib kandilidir. Recep ayının ilk Cuma gecesidir. İkincisi ise Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimizin, Allah (c.c.)’ın katına yükseldiği Miraç gecesidir. Miraç gecesi Recep ayının yirmi yedinci gecesidir. Üçüncüsü Berat gecesidir. Berat gecesi; Şaban ayının on beşinci gecesidir. Dördüncü ise; Ramazan-ı Şerifin içinde olup, bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesidir. Kadir Gecesi; Ramazan’ın gerçek anlamda değerlendirilmesi için gizlenmiş olmakla birlikte, Âlimlerin çoğunluğunun görüşüne göre, Ramazan’ın yirmi yedinci gecesidir.

     Regaip, elde edilmesi arzu edilen şeylere ulaşabilmek için Allah’a çokça yönelme anlamına gelmektedir. Allah’ın rahmet, mağfiret ve bereketinin yoğunlukla hayatımıza inmesi, kulun da Yaratıcısına yönelerek bunları sıklıkla istemesinden dolayı bu adı almıştır.  Bu vesile ile içerisinde çok önemli geceleri barındıran mübarek üç aylarımızı ve idrak edeceğimiz Regaip kandilimizi tebrik eder, Âlem-i İslam’ın içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtuluşuna vesile olmasını Yüce Mevlâ’dan niyaz ederim.

      İçinde bulunduğumuz Mübarek üç ayların hemen başında, Reğaib kandili ile hayatımızı Manevi anlamda güzelleştirmemize bir fırsat olduğu bilinmelidir. Bu önemli günler, geceler ve aylar, bizlere; iyilik ve güzelliklere rağbet etmeyi hatırlatmakta; hayatımızla alakalı yeni kararlar alma imkânı sunmaktadır. Mesela: Namazlarını bir türlü istediği düzene koyamamış bir Müslüman için, üç aylık zaman dilimi kaçırılmayacak bir fırsattır. Üç ay boyunca namazlarını düzenli olarak kılmaya karar verip bu disiplinden taviz vermeyen kişi, namazdan kopmama adına önemli bir adım atmış sayılır. Gerçek anlamda şuurlu bir şekilde kılınan namaz, Müslüman’ı bütün kötülüklerden alıkoyar. Bu çok önemli gün ve geceler iyi değerlendirilmelidir. Nefs Muhasebemizi yapmamıza vesile olmalıdır. Bu önemli günlerde, ibadetlerimizi aksatmadan devam etmeye gayret göstermeliyiz. Bu güzel alışkanlıklarımızı da devamlı hale getirerek kazançlı çıkmalıyız. Her zaman yapmakla mükellef olduğumuz ibadetlerimizi bu gecelerde daha çok artırmalıyız.  Bu önemli gün ve gecelerde; Namazlar kılmalı, Oruçlar tutmalı, Çokça Kuran-ı Kerim Okumalı, fakir fukaraya maddi olarak yardımcı olunmalı, çocuklar sevindirilmeli, fitneden, fesattan, bütün olumsuzluklardan her alanda kaçınılmalı, birlik-beraberliklerimiz gerçek anlamda sağlanmalı, kısacası hayatımızın her alanında mükemmel ve muhteşem olumlu anlamdaki değişiklikler artarak devam ettirilmelidir.

       İçinde bulunduğumuz bu Mübarek ay, gün ve geceleri en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Gerçek anlamda ibadet ve taâtı yapan,  Şuurlu Müslümanlardan olmamızı, Allah (c.c.) her birimize nasip eylesin. Sıhhat ve afiyetler dilerim.

     omerlutfiersoz@gmail.com

RABBİMİZ ALLAH’TIR DEYİP DOSDOĞRU OLMAK

RABBİMİZ ALLAH’TIR DEYİP DOSDOĞRU OLMAK

     Bizleri yoktan yaratıp üstün yeteneklerle donatan, kulluk yapmamız için yeryüzüne gönderen, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi, her türlü övgüye, teşekküre layık âlemlerin Rabbi Allah (c.c.)’ın  adıyla yazıma başlamak istiyorum. Sadece Allah (c.c.)’a kulluk eder ve ancak Allah (c.c.)’tan yardım dileriz. Rabbimizin bizlere rehberlik etmesi için gönderdiği Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in numune-i imtisal, rol model hayatına uygun güzel ahlâk sahibi bir hayat yaşamak için çalışıp dosdoğru olmalıyız. Rabbimiz Allah (c.c.)’tır deyip, sonra dosdoğru olarak İmanların da sebat gösterip İslâm yolunda, sırat-ı müstakimde yürüyenlere, emredilenleri yapıp yasaklardan kaçınan gerçek Mü’minlere, dünyevi ve uhrevi nimetler, ikramlar vardır.

     Âyet-i Kerîmelerde: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!…” (Hûd sûresi, âyet:112) “Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler.”  Melekler,vasıfları belirtilen Mü’minlere, zikredilen müjdeleri ölüm sırasında vereceklerdir. Dosdoğru yolda yürümek, imanda sebattır. Bunu Hz. Ebu Bekir, söz ve davranışla düzgün olmak; Hz. Ömer münafıklık etmemek; Hz. Osman, amelde ihlâslı olmak, Hz. Ali, farzları edâ şeklinde yorumlamışlardır. Meleklerin, ‘korkmayınız’ müjdesi, ölüm sonrası ve geçmiş amellerle ilgilidir. ‘Tasalanmayınız’ diye müjdeleri ise, geride bırakılan evlât ve aile ile ilgilidir.

     İyi’ ye ermemiz, sevdiğimiz şeyleri Allah (c. c.) Rızası için, O’nun yolunda harcamamıza bağlıdır. Maddi ve manevi bütün varlığımızı Allah (c. c.) yolunda seferber edebilmeliyiz. “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça ‘iyi’ ye eremezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmran Sûresi âyet:92) buyrulmuştur.  ‘İyi’ şeklinde tercüme edilen âyetteki ‘birr’ kelimesi, hayrın, iyiliğin kemal noktası, Allah’ın rahmeti, rızası ve cenneti manalarında anlaşılmıştır. Bakara sûresinin 177. âyetinde ‘birr’ in etraflı bir izahı verilmiştir ki, buna göre ‘birr’, imanda, ibadette ve ahlâkta en doğru ve en güzel bir hayatı yaşamaktır. Aktardığım âyete göre böyle bir hayata ve Allah’ın lütuf ve inayetine ulaşmanın şartlarından biri, kişinin sahip olduğu ve sevip bağlandığı şeyleri Allah yolunda kullanmasıdır. Müfessirlere göre bu şeyler, servet, mevki, ilim ve beden kuvveti gibi maddi ve manevi imkânlardır. İbadetlerimizi, en güzel, en faziletli, en hayırlı olan şekilleriyle yapmak için gayret edeceğiz. Kendimiz için en iyi ev, en iyi otomobil, en iyi elbise, en iyi telefon’u almak isteyip de her şeyin sahibi Âlemlerin Rabbine, en iyi kulluğu, ibadetleri, fiili ve kavli duaları yapmazsak nankörlük etmiş oluruz. En çok sevdiğimiz şeylerden Rabbimizin rızasını kazanmak için harcamamız gerektiğini bilip mutlaka uygulamalıyız.

     Peygamberimiz Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Selem) hadis-i şeriflerde: “Veren el alan elden üstündür.” (Buhari- Müslim) “Bir hurma da olsa Allah yolunda sadaka olarak verin. Çünkü o, bir açın açlığını giderir ve suyun ateşi söndürmesi gibi günahı söndürür.” (Müsned, ibni Mace) “Helalden kazandığı maldan veren bir kulun sadakasını Allah kudretiyle alır ve herhangi birinizin deve yavrusunu büyütmesi gibi onu büyütüp Uhud dağı gibi yapar.” (Buhari, Müslim) “Şüphesizki doğruluk, (kişiyi) iyiliğe, iyilik de cennete götürür.Kişi devamlı surette doğru söyleye söyleye nihayet Allah katında sıdık (çok doğru sözlü olan) kimse diye yazılır. Yalan da (kişiyi) sapıklığa, sapıklıkta cehenneme götürür.Kişi devamlı surette yalan söyleye söyle ye nihayet Allah katında yalancı diye yazılır.” (Buhari edep 69) 2818, Müslim:2607) İslam hakkında nasihat almak isteyen bir şahsa, “Allah’a inandım, de. Sonra da dosdoğru ol…” (Müslim, İman, 38.) buyurarak dürüstlüğün imandan sonra en önemli değer olduğunu vurgulamıştır.

    Sahabeler hayır yolunda yarışmışlar. Sahip oldukları imkânların tamamını veya yarısını severek infak etmişlerdir. Bugün bu tür insanların sayıları çok olmasa da var olduğunu biliyoruz. Evinin, tarlasının tapusunu, arabasının anahtarını v.b. sevdiği şeyleri Allah Yolunda harcayan kardeşlerimiz bulunmaktadır. Âyet ve hadislerde; Mallarında cömertliği değil de, cimriliği esas alanlar, bu olumsuz özellikleri sebebi ile uyarılmakta, yanlıştan dönmeleri istenmektedir. Cimriliğe devam edenler elem verici bir azap ile tehdit edilmektedirler. Allah (c.c.)’ın lütfedip verdiği nimetleri O’nun rızasına uygun olarak harcamak kurtuluşumuza vesile olur. Bizler mallarımızın belki tamamını veya yarısını verebilecek İmana sahip olmayabiliriz. Ancak hiç değilse, zorunlu vermemiz gereken zekât, sadaka dışında da mutlaka infak amaçlı Allah yolunda harcamamız gerekir.

     Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) verdiği sözleri mutlaka yerine getirmiş, kendine verilen emanetleri zamanında sahiplerine teslim etmiş, sonucunda “Muhammedü’l-Emin”  olarak isimlendirilmiş, özü sözü bir, güvenilir asla yalan söylemeyen, yaşamı boyunca da doğruluk ve dürüstlükten hiç ayrılmayan bir rol model örnek olmuştur.  Rabbimiz Allah (c. c.) deyip imanda, ibadette, ahlâkta en doğru ve en güzel bir hayatı yaşayan gerçek Mü’minlerden olmamız duası ile sıhhat ve afiyetler dilerim.    

omerlutfiersoz@gmail.com

KUDÜS KIRMIZI ÇİZGİMİZDİR

KUDÜS KIRMIZI ÇİZGİMİZDİR

     Birçok Peygamberin Tevhid mücadelesine ev sahipliği yapmış olan üç semavi dinin Kıblesi olmuş, çevresi mübarek kılınmış Mescid-i Aksâ, Peygamber katilleri tarafından yine işgal edilme girişimlerine maruz kalmaktadır. Kudüs, Amerika tarafından İsrail’e peşkeş çekilmek istenmektedir. Mü’minlerin bu işgali durdurmaları için tükürmeleri yeterli olacakken, maalesef yeterli tepkiler gösterilmemekte ve dünya Müslümanlarının büyük bir çoğunluğu derin uykularına ve ihanetlerine devam etmektedirler.

    Katar’a yaptırım uygulamak için efelenen Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır v.b. Arap ülkelerinin liderleri Kudüs’e sahip çıkacakları yerde, Amerika’nın, İsrail’in yanında yer almaktadırlar. Bu ülkelerin yöneticilerinin her biri zalimdir. Zulüm ile abat olunmaz. Zulüm ile abat olanın ahiri berbat olur. Zalimlerin her birini unutmadığımız gibi, kadınıyla erkeğiyle, yedisinden yetmişine cesur, kahraman Filistinli Mücahit kardeşlerimizi de asla unutmayacağız. Ya Rabbi! Cesaretli, korkusuz, yiğit Mücahit kardeşlerimize en yakın zamanda zafer nasip eyle. Yardımını esirgeme… Ey Amerika ! Ey İsrail! Berbat olacağınız günler yakındır. Yaptığınız zulümleri hiçbir zaman unutmayacağız ve unutturmayacağız. Mutlaka hesabını soracağız. Bütün oyunlarınızı gördük ve açıkça meydan okuyoruz. Ölümü severek göze alanlara karşı, ölümden korkan siz hainlerin başarı elde etmeleri mümkün değildir. Allah’ın yardımı da bizimledir. Hodri meydan…

     Ey zalim Amerika hodri meydan, hodri meydan…

     Senin gibi hayduttan korkar mı Müslüman olan…

                                Ey Amerika!15 (On beş) Temmuz’da gördünüz bizi,

                                Cihad emriyle dize getiririz hepinizi.

                                                                    Ömer Lütfi ERSÖZ

     Bütün Mazlumlara sahip çıkan, haksızlıkların karşısında duran, dünya beşten büyük diyen, zalimlerin yüzüne sen zalimsin diyebilen güzel Ülke Türkiye’mizin Başkanı Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN, zalimlerin her birine meydan okumaya devam etmektedir. Geçtiğimiz günlerde yaptığı konuşmasında; “1947 Yılında Filistin’in sahip olduğu topraklara bugün İsrail sahip olmuş, utanmadan, sıkılmadan, şu anda dünyaya diyorlar ki ‘Filistin’e biz şimdi yeni haklar getiriyoruz’. Bırakın bu yalanı, kimi aldatacaksınız.Hayatınız yalanlarla geçmiş.Bir tarafta bakıyorsunuz, Trump yanına almış malum kişiyi, karşılarında kipalılar, onlara hitap ediyorlar ve oradan da toplayacakları alkışa bakıyorlar. O alkışlarla siz dünyanın kaderini değiştiremezsiniz.Filistin’in kaderini ise hiç değiştiremezsiniz. Hep söylüyorum, yine söyleyeceğim; Kudüs bizim kırmızı çizgimizdir. Filistin’e bakışımız cennetmekân Abdülhamit Han’ın bakışı neyse bizimde bakışımız odur. Kudüs satılık değildir. Dolayısıyla da kimse bir şeyler verelim de siz burayı bize bırakın deme edepsizliğine de girmesinler. Ben yine inanıyorum ki yüzlerce, binlerce Filistinli kardeşim oradaki bu mücadeleyi kanları pahasına vermeye devam edeceklerdir. Bizlerde buna hazırız.”  diyerek kararlı duruşunu bir kez daha ifade etmiştir.Rabbimiz, Kudüs davamıza en net bir şekilde sahip çıkan  Cumhur Başkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’A ve destek veren kardeşlerimizin her birine kalb-i şükranlarımı sunarım. Rabbimiz her birinden ebeden razı olsun.

          Mescid-i Aksâ Kudüs’te, yani Kuts-i Şerif’te diğer adıyla Beytü’l-Makdis’te bulunmaktadır. Binlerce yıldır birçok medeniyete beşiklik yapan, aynı zamanda bir cazibe merkezi olan Kudüs ve çevresinde birçok Peygamberler yaşamıştır. İslam’ın ilk kıblegâhı, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s. a. s)’in İsrâ (Gece Yürüyüşü) sonrası Mîrac’a yükseldiği kutsal mekândır. Bu kutsal mekân ile gönül bağımız vardır. Kudüs, ilk olarak Hz. Ömer (r.a.)’ın fethiyle huzura kavuşmuştur. Haçlı seferleri ile Müslümanlardan alınan Kudüs, bir asra yakın bir süre bizlere hasret yaşatsa da, ikinci olarak Selâhaddin Eyyubî’nin fethi ile tekrar huzura kavuşturulmuştur. Özellikle ecdadımız Osmanlı döneminde Müslümanlar, adaletli bir yönetim sergileyerek, farklı inanç mensuplarının canına, malına ve din özgürlüklerine herhangi bir müdahalede bulunmamışlardır. Hatta gayr-i müslimler, aralarındaki anlaşmazlıkların çözümünde hep, İslam’ın adaletine sığınmışlardır. Kudüs, yeniden fethedilmeyi beklemektedir.

     Rabbimiz, Kudüs’ü, Mescid-i Aksâ’yı ve İslam ülkelerini işgale yeltenen zalimlere fırsat verme! Fiili ve kavli dualarımız sonucunda, Müslüman kardeşlerimizin içinde bulundukları zor durumdan kurtulmaları için yardımınla zafer nasip eyle! Âmin. 

omerlutfiersoz@gmail.com

DİNİMİZ İSLÂM GÜZEL AHLÂK’A ÇOK BÜYÜK ÖNEM VERMİŞTİR

DİNİMİZ İSLÂM GÜZEL AHLÂK’A ÇOK BÜYÜK ÖNEM VERMİŞTİR

    Dinimiz İslam güzel ahlâka  çok büyük önem vermiştir. İman ve ibadetlerimizin ahlâk ile sıkı bir ilişkisi vardır. İmanın ve ibadetlerin esas hedefi insanı ahlâklı kılmak, faziletlerle bezemektir. İslam ahlâkı, cihanşümul olan kapsamlı bir özelliğe sahiptir. İnsanların yaşayışlarında lazım olacak olan bütün kurallar İslam tarafından bildirilmiştir. Güzel ahlâk deyince şüphesiz aklımıza Kur’an-ı Kerîm hükümlerini en iyi anlayıp yaşayan Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in ahlâkı demek olan İslâm ahlâkı gelir. İslâm ahlâkı; İslâm’ın özü, esası ve bizzat kendisidir. İslâm ahlâkının asıl kaynağı da Kur’an ve O’nun ışığında oluşan Sünnettir.

     Ahlâk: huy, tabiat, seciye anlamına gelen ‘hulk’ veya ‘huluk’ kelimesinin çoğuludur. Kavram olarak ise Ahlâk: “İnsanın zorlanmadan, kendi hür iradesiyle inandığı değerlere bağlı olarak  gerçekleştirdiği fiil ve davranışlar bütününe”  yahut “İnandığı değerlere bağlı olarak kendi isteğiyle iyi davranışlarda bulunmak, kötülüklerden sakınmaktır” İslâmi kaynaklarda hulk ve ahlâk terimleri genellikle iyi ve kötü huyları, fazilet ve rezaletleri ifade etmek üzere kullanılmaktadır. İslâm ahlâkının asıl kaynağı Kur’an ve O’nun ışığında oluşan sünnettir. Nitekim Hz. Âişe annemiz kendisine sorulan bir soru münasebetiyle Hz. Peygamber’in ahlâkının Kur’an ahlâkı olduğunu belirtmiştir. (Müslim, Müsâfirîn 139) Bu sebeple İslâm ahlâk düşüncesi Kur’an ve Sünnet’le başlar. Bu iki temel kaynak dinî ve dünyevî hayatın genel çerçevesini çizmiş, amelî kurallarını belirlemiş, böylece daha sonra fıkıhçı ve hadisçiler, kelâmcılar, mutasavvıflar tarafından ahlâk anlayışlarının temeli oluşturulmuştur.

   İslam ile Ahlâk arasında sıkı bir bağ vardır. Her ikisinin de hedefi aynıdır.İslamiyet’in ahlâka verdiği önemi, Kuran–ı Kerim’de ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in  örnek hayatında açıkça görürüz.

     Âyet-i Kerimede: Gerçekten sen  yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem Sûresi âyet:4) buyrulmuştur.

     Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s) Efendimiz; “Ben ancak güzel Ahlâkı ( üstün ahlâk değerlerini) tamamlamak üzere gönderildim” (Muvatta,Hüsnül Hulk,8) buyurmuştur.

     İnsanlar, hiçbir zaman kendi kurtuluşlarını, başkalarının felaketlerinde veya kendi yükselişlerini başkalarının alçalmasında aramamalı, yükselişlerini, kurtuluşlarını ve mutluluklarını inandığı değerlerine sahip çıkarak, ibadetlerini yaparak, sonucunda güzel ahlâk’a erişerek elde edebileceğini çok iyi bilmelidirler. İlk insanla birlikte bu süreç başlamış, insanlığın varoluşundan itibaren İlâhi dinlerin tamamı, insanlara güzel ahlâk sahibi olmayı emretmiş, son din olan dinimiz İslâm ise güzel ahlâk’ı en büyük erdem saymış ve güzel ahlâkla ilgili çok önemli kurallar koymuştur.

     İman eden ve imanın gereğini gereği ibadetlerini yapan Müslüman, güzel ahlaka ulaşmış olur. İman eden kişi hem güven altına girmiş, hem de başkalarına güven vermiş olur. Bunun içindir ki Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Hadis-i Şeriflerinde: “Müslüman, elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu kimsedir” “İmanın en üstünü, Allah için sevmen, Allah için buğzetmendir” buyurmuştur.  Bu hadis-i şerif,  İman ile Ahlâkı birleştirmiştir. Demek ki İslam, İmana dayanan, gücünü İmandan alan bir Ahlâk getirmiştir. İman, Ahlâki davranışa; günah-sevap, haram-helal kavramlarını katmaktadır. Yalan söyleyen kişi Ahlâksızlık yapmanın yanında, Allah (c.c.)’a karşı gelmiş, günah da işlemiş olur. Bu şekilde herhangi bir yanlışa düşmemek için haramlardan kaçınarak, emredilmiş olan doğruluk, dürüstlük, yardımlaşmak v.b. güzel davranışlarda bulunmak sureti ile İslam Ahlâkına ulaşmalıyız.

      Hadis-i Şerifte: “Mü’minlerin İmanı en kuvvetli olanları, huyu (ahlâkı) en güzel olanlardır.” ( Müsnedd-i Ahmet Bin Hanbel,C.2,250) buyrulmuştur. Kuran-ı Kerim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’i bize en büyük örnek göstermekte, “Andolsun ki, Resûlüllah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”   (Ahzap Sûresi âyet:21) buyrulmaktadır. O’nun ahlakı da zaten Kur’an dır. Kur’an neyi emrederse yapar, neyi nehye derse ondan da kaçınırdı.

     İslâm, Ahlâka çok büyük önem vermekte ve onu gerçekleşecek en büyük hedef olarak almaktadır. İslâm Ahlâkının ilk temel şartı İman etmektir. İkinci şartı ise inandığını uygulamaktır. Kısacası söylediği şeyi yapmak, yapamayacağı şeyi söylememektir. Yani özü-sözü, içi-dışı, fikri-fiili bir ve aynı olmaktır. İmanının gereğini yapanlar güzel ahlâk’a ulaşırlar. Kısacası; İman + İbadet = Güzel Ahlâk.

     Allah(c.c.) güzeldir, güzeli sever ve her güzel hasleti kulları üzerinde görmek ister. Güzel Ahlâk’a sahip olanlardan olmamız duası ile sıhhat ve afiyetler dilerim.  omerlutfiersoz@gmail.com

İMAN İLE İBADET VE SALİH AMEL, SAMİMİYET İLİŞKİSİ

İMAN İLE İBADET VE SALİH AMEL, SAMİMİYET İLİŞKİSİ

     İman ile İbadet ve Salih ameller, Samimiyet arasında sıkı bir ilişki vardır: İman, ibadetin kaynağı ve sebebidir. İbadet ise, İmanın desteği, gıdası ve muhafazasıdır. İbadet ettikçe, iman gürleşir, ibadeti gevşettikçe zaafa uğrama tehlikesi vardır. İman, kalpte parlayan bir ışık, bir mum ise, ibadet onu koruyan cam fanus gibidir. Bu ışık kaynağının bedenimizin her tarafını aydınlatması, hareket ve iş haline gelmesi iyi ameldir. Kökü İman olan İslam ağacının, meyveleri ibadet ve güzel ahlaktır. İman olmadan ibadetlerin bir yararı yoktur. İbadet olmaksızın imanı muhafaza etmek çok zordur. Hafif bir esintide sönüveren fanusu olamadan yanan bir mum gibidir. Onun içindir ki ibadetleri yaparak imanımızı sağlama almalıyız.

     İnsanın gerçek anlamda kurtuluşu, mutluluğu için, öncelikle sağlam bir İman’a sahip olması ve İmanın gerektirdiği şekilde Samimi olarak, Salih amellerle dolu bir hayat yaşaması gerekmektedir. İman çok önemli bir özellik olmakla birlikte, Salih amellerle desteklenmeyen İman’ın korunması, muhafazası da çok zordur. İman’la birlikte Salih amellerde gerekir. Çünkü İman’ı besleyen, güçlendiren ana unsur  Salih amellerdir.

     İlâhi emirler doğrultusunda yapılan, Allah (c.c.)’ın hoşnut olacağı çalışmalara, Salih amel denir. İman’a dayanmayan çalışmaların hiçbir önemi yoktur. İman esastır, ibadetler ise İmanın güçlü olmasını sağlayan özelliklerdir. Bu hususu bir örnekle açıklamak gerekirse; Orta Okul diploması olmayan bir kişi, gayri resmi olarak herhangi bir Liseye devam etse, yapılan her sınava katılsa ve her birinde başarılı olsa, bu kişinin sonuçta Lise diploması alması mümkün olabilir mi? Elbette mümkün olmaz ve Lise diploması alamaz. Lise diploması alması için öncelikle Orta Okulu bitirmesi gerekmektedir. Aynen bu örnekte olduğu gibi, İman’a sahip olmadan yapılacak her güzel davranışın kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Salih amellerin kabul olmasının temel şartı İman’dır.

     İman ile İbadet ve Salih amel, samimiyet arasında sıkı bir ilişki vardır: İman, ibadetin kaynağı ve sebebidir. İbadet ise, İmanın desteği, gıdası ve muhafazasıdır.

       Âyet-i Kerimelerde:  “İman edip iyi davranışlarda bulunanlara, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe: Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler. Bu rızıklar onlara (bazı yönlerden dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî kalıcılardır.”

    Bu âyette, dünyada Müslüman olup güzel işler yapan ve gerçekten Mü’min olarak ahirete göçen kimselerin alacakları mükâfatlar anlatılmış, orada cennetliklere verilen nimetlerin dünyadakilere benzediğine işaret edilmiştir. Ancak, ahiret nimetlerinin dünyadakilerle aynı olduğu düşünülmemelidir. Nitekim, Buhârî’nin ‘Bedü’l-halk’ bahsinde rivayet ettiği bir hadiste “Cennet ehline gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kalplerden bile geçmeyen nimetler verilir” denilmiştir.

    “İman edip yararlı iş yapanlara gelince onlar da cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.”  “İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.” (Bakara Sûresi âyet:25,82,277) 

“İnanıp da iyi işler yapanlara gelince -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz- işte onlar, cennet ehlidir. Orada onlar ebedî kalacaklar.”(A’raf Sûresi âyet:42)Âyet-i kerimede Yüce Allah’ın emir ve yasaklarının insan gücü üstünde ve yapılamayacak bir şey olmadığı açıkça ifade edilmekte ve Salih amel işleyenlere cennet vade dilmektedir.

   “İnanıp, iyi işler yapanları da, içinde ebediyen kalmak üzere girecekleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Orada onlar için tertemiz eşler vardır ve onları koyu (tatlı) bir gölgeye koyarız.”( Nisâ Sûresi âyet:57)  “Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” (Asr Sûresi âyet:1-3) buyrulmuştur.

     İnsan’ın dünyadan beraberinde götürebileceği tek şey vardır. O da sadece amelleridir. Bu hususta Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s): “Ölen kimseyi üç şey kabre kadar takip eder; çevresi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri kendisiyle kalır. Çevresi ve malı geri döner, ameli kendisiyle kalır.” (Riyâzüs Sâlihin,c.1,No:104) buyurmuştur.

     Gerçek anlamda İman eden, İmanının gereği olarak İbadetleri, Salih amelleri Samimi bir şekilde gerçekleştirenlerden olmamız duası ile sıhhat ve afiyetler dilerim.   omerlutfiersoz@gmail.com 

GÖRÜNMEYEN İKİ DÜŞMAN:BİRİ NEFSİN BİRİ ŞEYTAN



GÖRÜNMEYEN İKİ DÜŞMAN:BİRİ NEFSİN BİRİ ŞEYTAN

     Çok değerli kitap dostu kardeşlerim; geçtiğimiz günlerde ‘Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan’ isimli kitabım yayımlandı. Öncelikle hayırlara vesile olmasını Rabbimizden niyaz ederim. Bu eserimi de, amel defterimin öldükten sonra kapanmaması, sevaplara nail olmamız inancı ile insanlarımıza faydalı olup, Rabbimizin Rızasını kazanmayı düşünerek siz değerli okuyucularımıza sunmuş bulunuyorum. 

     ‘Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan’ isimli Kitabımda görünmeyen en büyük iki düşman olan nefs ve şeytan’ı âyet ve hadislerin ışığında anlatarak, nasıl korunabileceğimizi de anlatmaya çalıştım. Görünmeyen en büyük iki düşman olan nefs ve şeytan virüslerinin anti virüsleri, Kur’an ve Sünnet hükümlerine uygun olarak emredilenleri yapıp, yasaklananlardan kaçınmakla elde edilebileceği, başka bir çözümünün olmadığı hakikatini aktarmaya gayret ettim.Eşref-i mahlûkat olarak yaratılan, akıl nimeti ile donatılan insan; aklını, vahye tabi olarak kullanması sonucu bütün virüslerden korunacağını belirtmek isterim. Kur’an-ı Kerîm ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hadis-i şeriflerinde en büyük tehlike olarak nefs ve şeytan bildirilmektedir.Vahye tabi olup, aklı melekemizi kullandığımız sürece iç ve dış tehlikelerden, düşmanlardan korunabileceğimizde aşikârdır. Şirk’e düşmeden Tevhid inancına sahip olarak kulluk görevimizi yaparak, her türlü tehlikeden korunabiliriz.Bu eserimde; nefs ve şeytan ile ilgili Kur’an-ı Kerîmdeki âyetlerin tamamını ve bazı hadis-i şeriflerin ışığında açıklayıp, faydalı olmayı amaçlamış bulunmaktayım.

     Eşrefi Mahlûkat olan İnsan; Yaratılış gayesini anlayıp, imtihanda olduğu bu dünya hayatında sorumluluğunun gereği olarak yaşayışını güzel ahlâk ile taçlandırdığı sürece Meleklerden bile üstün, İmandan, ahlaktan yoksun olduğu sürece de hayvanlar gibi, hatta hayvanlardan bile aşağı düşeceği bilinen İslâm ’i hakikatlerdendir. İnsan akıl gibi bir nimet ile birlikte, düşünen, konuşan, duyan v.b. özelliklere sahiptir. Tertemiz bir fıtratla dünyaya gelen insan; hilkatin özü ve Kâinatın özeti gibidir. Allah (c.c.), insanı en güzel ve en özel varlık olarak yaratmış, hiçbir varlıkta bulunmayan, üstün meziyetlerle donatmış, bütün nimetleri emrine vermiştir. Bu kadar güzelliklere mazhar olanİnsan, yaratılış gayesinin farkında olmalı, görünmeyenen büyük iki düşman nefs ve şeytanın vesvese vererekhaktan, hakikatten uzaklaştırılmasına zemin hazırlayan virüslerinin farkında olup gerekli önlemleri almasının her iki âlemde huzur ve mutluluğa kavuşması için gerekli olduğunu anlatmaya gayret ettim.Herkesin içinde var olan iki düşman Nefs ve Şeytan durmadan kötülüğü emreder. Şeytan, insanın içinde bulunan kötü düşünce ve arzuları körüklemekte, nefsi ise insana kötülüğü sevdirmektedir. Bu sebeple insanın kötülük yapmasını kolaylaştırır. Bu tehlikenin her zaman farkında olmalıyız.

     İnsanların başkalarını yargılayıp suçlamaları çok kolaydır. Ancak kişinin kendisini hesaba çekip, kendini yargılaması esastır. Müslüman, nefs muhasebesini hiçbir zaman ihmal etmemeli, şeytanın vesveselerine, hile ve tuzaklarına gerekli önlemleri almalıdır. İmtihanda bulunduğumuz dünya hayatını çok iyi değerlendirmeliyiz. Önemli olan her zaman nefs muhasebemizi yapmalı, hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmeli, kulluk görevimizi daha iyi yapmak için gayret sarf etmeliyiz.

     Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan isimli kitabımdan önce, Âyetlerin Işığında Peygamber Kıssaları ve Helâk Olan Kavimler, Muhammedül Emin Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem Efendimizin Hayatıile Damıtılmış Damlalar isimli eserlerim yayımlanmıştı. Kısmet olursa önümüzdeki günlerde Sünnet Düşmanlığının Sebepleri yayınlanacaktır. Ayrıca Çocuk hikâyeleri alanında; Güzel Ahlâklı İbrahim, Hayvanların Dilini Bilen Ve Anlayan Güzel Huylu Süleyman, Güzel Huylu Ve Güzel Yüzlü Yusuf,  Nuh’un Gemisi ve Topal Veyis (Veysel) isimli eserlerim hazırlanıp incelenmek ve sonrasında yayınlanması düşüncesiyle ilgililere verilmiştir. Hayırlara vesile olması için dua eder, dualarınızı beklerim.

Değerli Okurlarımız Kitaplarımı;

Kardelen, Çimke Yayın Evlerinden, Kitap Dünyası, Enes Kitap Sarayı, Mavi Gül Kırtasiye Kitapçılardan,

Ayrıca ekteki mail adresi veya telefon ile temin edebilirsiniz. İlginize şimdiden teşekkür ederim.

                                   kitapsatissm@gmail.com

                                    0 505 410 94 36          

    Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan isimli kitabımın insanlarımıza faydalı olmasını Allah (c.c.)’ dan niyaz ederim. Amacım siz değerli okurlarımıza faydalı olmak ve aynı zamanda öldükten sonra da amel defterimin kapanmamasını düşünerek eserimi yayımlamış bulunuyorum. Değerlendirmelerinizi bekliyorum. Kusur ve hatalar bana ait olup, güzellikler Rabbimizin, lütfudur. Kitap dostu kardeşlerimizden fiili ve kavli dualarınızı bekler, sıhhat ve afiyetler dilerim.

     omerlutfiersoz@gmail.com

YIL BAŞI KUTLAMALARI VE ŞANS OYUNLARI HARAMDIR

  YIL BAŞI KUTLAMALARI VE ŞANS OYUNLARI HARAMDIR

      Değerli kardeşlerim, önümüzde Salı günü 2019 yılının son günüdür.Akşamında ise 2020 yılına girilecek, böylece bir yılı daha geride bırakarak yeni bir yıla başlamış olacağız. Bir yılı geride bırakıp yeni bir yıla başlarken, kâr da mı yoksa zararda mı olduğumuzu düşünmemiz gerekmektedir. Müslüman, nefs muhasebesini hiç bir zaman ihmal etmemelidir. Her zaman nefsimizle hesaplaşarak, hayatımızı güzel ahlak sahibi olarak yaşamakla yükümlüyüz. Biliriz ki, nefs muhasebesinin ihmali, iflasın işaretidir.

       İmtihanda bulunduğumuz dünya hayatını çok iyi değerlendirmeliyiz. Önemli olan her zaman nefs muhasebemizi yapmalı, hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmeli, kulluk görevimizi daha iyi yapmak için gayret sarf etmeliyiz. İmtihanda olduğumuz bu dünya hayatın da geçen her günümüzü ve yılımızı hakkıyla değerlendirebildik mi? sorusuna cevap aramalıyız. Boşuna geçen günler ve yıllarımız için üzülmeli, Nasuh bir tövbe ile hayatımızı hakkıyla değerlendirmeye gayret etmeliyiz. Kâinat ve bu bütünün parçalarını teşkil eden, zerreden kürreye bütün mevcudat bir hesap ve dengeler manzumesidir. Gökyüzünün uçsuz bucaksız bir şekilde direksiz oluşu, güneşin ve diğer gezegenlerin asla hata kabul etmeyen milimetrik hesaplara dayanması, yoktan var eden, güç ve kuvvet sahibi Rabbimizin varlığını aşikâr göstermektedir. Kâinattaki her şey, Allah (c.c)’ın yaratmış olduğu mükemmel eserlerdir. Dünyevi ticaretimizde hesap yaptığımız gibi uhrevi ticaretimiz içinde; Allah (c.c.)’ ın huzurunda hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekerek hayatımızı yaşamalıyız.

    Âyet-i Kerîmede : “Onların çoğu şirk koşmaksızın Allah’a iman etmezler.” (Yusuf Sûresi âyet:12/106) 
Allah’a inandığını söyleyenlerin de şirk koşuyor olabileceklerini, ya da şirk koşanların da Allah’a inandıklarını söyleyebileceklerini âyet-i kerimeden açıkça anlayabilmekteyiz. Onun içindir ki her zaman kendimizi çek etmeliyiz.

    Hadis-i Şerifte: “Kim herhangi bir kavme (gruba) benzeşirse o da onlardandır.” buyrulmuştur.
Özellikle bu hadis-i şerif çok önemli psiko-sosyal gerçeklere işaret eder. Şeklî benzeşmenin sonucu, itikadî benzeşmeye götüreceğini anlatır. İbn-iHaldun da konuyla ilgili olarak önemli tarihi gerçeklere parmak basar. 

    Mağlupların, galipleri taklit etme psikolojisi yaşadıklarını anlatır. İnsan ancak sevdiğini, takdir ettiğini ve büyük gördüğünü taklit eder. Şeklî taklit itikadî taklide götürür. Bu ilmi gerçeğe de dikkat çektikten sonra genel bir fıkhî kaideyi hatırlatır. İttifakla kabul edilen fıkhi kaide şudur:

    “Müslüman’ın, bir başka dinin şiarı (alametifarikası) olan bir fiili kendi ihtiyarı ile yapması küfürdür.”
Yılbaşı v.b.  kutlamalar, âlimlerimizce başka dinlerin ve inanç sistemlerinin şiarları olarak görülmüş ve bu konudaki hüküm ona göre verilmiştir.Dinimiz İslâm’ın emrettiklerini yapıp yasakladıklarından da kesinlikle uzak durmalıyız.

    İslâm; şans faktörüne dayalı olan her türlü tertip ve oyunları yasaklanmıştır. Müslüman, hayatını helâller dairesinde yaşayıp, bütün haramlardan kaçınmak zorundadır. “Diyanet İşleri Başkanlığı Din işleri Yüksek Kurulu; ‘Şans faktörüne dayalı olan piyango, toto, iddia, müşterek bahis, ganyan gibi tertip ve oyunlar kumardır ve haramdır. Bu tür kumarların, geniş kitlelerin iştirak etmesi sebebi ile zararı daha da yaygın olmaktadır.’ Bir şeyin helâl-haram oluşu herkesin yapmasından belirlenmez. Helâli-haramı din belirler. Haramı yapan kişi sonuçlarına katlanır. Herkes piyango alıyor bende alayım anlayışı yanlıştır. Helâl rızık çok önemlidir. Şans oyunları emeksiz kazanç olduğu için haramdır.Bütün şans oyunları kumar ve haramdır.Piyango alırken, para çıkarsa o parayla hayır yaparım diyenler büyük bir hataya düşmektedirler. Kirli suyla abdest alınmaz.  

    Müslüman, yılbaşı kutlaması ve şans oyunlarının her birinden uzak durup çalışıp alın teri ile helâlinden kazanarak geçimini temin etmelidir. Rabbimizin rızasını kazanan gerçek Mü’minlerden olmamızduası ile sıhhat ve afiyetler dilerim.           

    omerlutfiersoz@gmail.com

Görünmeyen İki Düşman Biri Nefsin Biri Şeytan İsimli Kitabım Yayımlandı.

Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan İsimli Kitabım Yayımlandı.
Öncelikle hayırlara vesile olmasını Rabbimizden niyaz ederim.

Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan isimli kitabımdan önce, Âyetlerin Işığında Peygamber Kıssaları ve Helâk Olan Kavimler, Muhammedül Emin Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem Efendimiz’in Hayatı ile Damıtılmış Damlalar isimli eserlerim yayımlanmıştı. Bu eserlerimi, amel defterimin öldükten sonra da kapanmaması, sevaplara nail olmamız inancı ile insanlarımıza faydalı olup, Rabbimizin Rızasını kazanmayı düşünerek değerli okuyucularımıza sunmuş bulunuyorum.

Görünmeyen en büyük iki düşman olan nefs ve şeytan virüslerinin anti virüsleri, Kur’an ve Sünnet hükümlerine uygun olarak emredilenleri yapıp, yasaklananlardan kaçınmakla elde edilebileceği, başka bir çözümünün olmadığı hakikatini aktarmaya gayret ettim.Eşref-i mahlûkat olarak yaratılan, akıl nimeti ile donatılan insan; aklını, vahye tabi olarak kullanması sonucu bütün virüslerden korunacağını belirtmek isterim. Kur’an-ı Kerîm ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hadis-i şeriflerinde en büyük tehlike olarak nefs ve şeytan bildirilmektedir.Vahye tabi olup, aklı melekemizi kullandığımız sürece iç ve dış tehlikelerden, düşmanlardan korunabileceğimizde aşikârdır. Şirk’e düşmeden Tevhid inancına sahip olarak kulluk görevimizi yaparak, her türlü tehlikeden korunabiliriz.Bu eserimde; nefs ve şeytan ile ilgili Kur’an-ı Kerîmdeki âyetlerin tamamını ve bazı hadis-i şeriflerin ışığında açıklayıp, faydalı olmayı amaçlamış bulunmaktayım.

Eşrefi Mahlûkat olan İnsan; Yaratılış gayesini anlayıp,imtihanda olduğu bu dünya hayatında sorumluluğunun gereği olarak yaşayışını güzel ahlâk ile taçlandırdığı sürece Meleklerden bile üstün, İmandan, ahlaktan yoksun olduğu sürece de hayvanlar gibi, hatta hayvanlardan bile aşağı düşeceği bilinen İslâm’i hakikatlerdendir. İnsan akıl gibi bir nimete sahip, düşünen, konuşan, duyan v.b. özelliklere sahiptir. Tertemiz bir fıtratla dünyaya gelen insan; hilkatin özü ve Kâinatın özeti gibidir. Allah (c.c.), insanı en güzel ve en özel varlık olarak yaratmış, hiçbir varlıkta bulunmayan, üstün meziyetlerle donatmış, bütün nimetleri emrine vermiştir. Bu kadar güzelliklere mazhar olan İnsan, yaratılış gayesinin farkında olmalı, görünmeyen en büyük iki düşman nefs ve şeytanın vesvese vererek haktan, hakikatten uzaklaştırılmasına zemin hazırlayan virüslerinin farkında olup gerekli önlemleri almasının her iki âlemde huzur ve mutluluğa kavuşması için gerekli olduğunu anlatmaya gayret ettim.Herkesin içinde var olan iki düşman Nefs ve Şeytan durmadan kötülüğü emreder. Şeytan, insanın içinde bulunan kötü düşünce ve arzuları körüklemekte, nefsi ise insana kötülüğü sevdirmektedir. Bu sebeple insanın kötülük yapmasını kolaylaştırır.Bu tehlikenin her zaman farkında olmalıyız.

İnsanların başkalarını yargılayıp suçlamaları çok kolaydır. Ancak kişinin kendisini hesaba çekip, kendini yargılaması esastır. Müslüman, nefs muhasebesini hiçbir zaman ihmal etmemeli, şeytanın vesveselerine, hile ve tuzaklarına gerekli önlemleri almalıdır. İmtihanda bulunduğumuz dünya hayatını çok iyi değerlendirmeliyiz. Önemli olan her zaman nefs muhasebemizi yapmalı, hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmeli, kulluk görevimizi daha iyi yapmak için gayret sarf etmeliyiz. Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan İsimli Kitabımın insanlarımıza faydalı olmasını Allah (c.c.)’ dan niyaz ederim. Fiili ve kavli dualarınızı bekler, sıhhat ve afiyetler dilerim.

Kitap temini için;
kitapsatissm@gmail.com

0 505 410 94 36

KENDİSİNE HİKMET VERİLEN HZ. LOKMAN’IN OĞLUNA ÖĞÜTLERİ

KENDİSİNE HİKMET VERİLEN

HZ. LOKMAN’IN OĞLUNA ÖĞÜTLERİ

     Allah (c.c.)’ın  insanların öğüt almaları için göndermiş olduğu kitabı Kur’an-ı Kerîm, hikmet dolu âyetlerden oluşmaktadır. Müslümanlar olarak hikmet dolu kitabımız Kur’an-ı Kerîm’i, numûne-i imtisâl, rol model Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in anlayıp uyguladığı gibi yaşamalıyız. Kur’an-ı Kerîm; güzel davrananlar için bir hidayet rehberi ve rahmet olmak üzere indirilmiştir.

     Âyet-i Kerîmede : “Andolsun biz Lokman’a: Allah’a şükret! diyerek hikmet verdik. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.” (Lokman Sûresi âyet:12) buyrulmuştur.

     Hikmet’in başı Allah korkusudur. Allah’tan korkan bütün korkulardan kurtulur ve yanlış işler yapmaz.Felsefi ve ilmi bilgiyle düşünceyi ifade eden hikmet, Türk tasavvuf edebiyatında ‘ilm-i ledün’, yani Allah (c.c.) tarafından ve yalnız Allah (c.c.)’ın dilediği kullara verdiği özel bir bilgi olarak değerlendirilmiştir. Bu anlamda hikmet sahibi Hz. Lokman da bir insanı kâmil’dir. Bu anlamda Yunus Emre; ‘okuyup hikmet ilmini Lokman olayım bir zaman’ diyerek onun mertebesine ulaşmak istemiştir.

     İlâhi hikmetler gerçek manasıyla gönül sahipleri tarafından anlaşılabileceğinden hikmetin kaynağı ve yolu ‘gönül’ manasına gelen ‘dil’ dir. ‘İlâhi hikmet’ beşeri güç ve iradenin yönlendiremediği, kontrol edemediği, maddeden arınmış ontolojik gerçekliğe sahip varlıkların durumlarını araştıran bir ilmin adı olup metafizik disiplini ifade etmektedir. Hikmet kelimesinin çoğulu hikem’dir.Klasik sözlüklerde; engellemek, alıkoymak, gemlemek, sağlam olmak gibi anlamlara geldiği belirtilmektedir. Esasında kastedilen mana; insanı iyi olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan alıkoyan, işleri gereği gibi sağlam ve kusursuz yapan anlamındadır.

     Hz. Lokman’ın soyu hakkındaki rivayetlerde, Eyüp Peygamber ile akraba olduğu yönündedir. İslâm âlimlerinin ekseriyeti, onun peygamber değil, hikmet sahibi bir zat olduğu kanaatindedirler. Hikmet’in bir anlamı da nazarî ilimleri elde ettikten sonra kazanılan ruhî olgunluk, söz ve davranışlarda isabet melekesidir.

     Zemahşerî’nin Keşşâf isimli tefsir kitabında, onun hikmetlerinden bir örnek olmak üzere şu olay nakledilmektedir: Bir gün Davud Peygamber, Lokman’dan, bir koyun kesip en iyi yerinden iki parça et getirmesini istemiş; Lokman da, ona kestiği hayvanın dilini ve yüreğini getirmiş. Birkaç gün geçince Davud aleyhisselâm, bu defa hayvanın en kötü yerinden iki parça et getirmesini istemiş; o, yine dilini ve yüreğini getirmiş. Hz. Davud’un, sebebini sorması üzerine Lokman şöyle demiş: Bu ikisi iyi olursa, bunlardan daha iyisi; kötü olursa, yine bunlardan daha kötüsü olmaz.

     Hz. Lokman’a hikmet verilmiş ve oğluna hitaben İman, ibadet, ahlâk ve adab-ı muaşeret kurallarına dair öğütleri bulunmaktadır. Hz. Lokman’a verilen hikmet’in ilim, üstün kavrama yeteneği, isabetli söz ve davranış, ilim-amel uygunluğu, din konusunda en geniş derin bilgiye sahip olduğu belirtilmektedir. Hz. Lokman’ın bahsettiğim üstün özelliklerinin yanında hekimliğin atası olarak da tanınmıştır. Hz. Lokman; bütün bitkilerin özünü bildiği aktarılmış ve kendisinden hastalıklara, dertlere şifa olacak reçeteler ve formüller nakledilmiştir. Hz. Lokman’a nispet edilen hususlar çeşitli adlarla bir araya getirilmiştir.

     Âyet-i Kerîmelerde. “Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti.” “(Lokman, öğütlerine devamla şöyle demişti:) Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.” “Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokman Sûresi âyet:13, 16-19) buyrulmuştur.

     Rabbimiz, Kur’an ve Sünnet’ten gereği gibi öğüt alarak davranışlara dönüştüren güzel ahlâk sahibi Mü’minler’den olmayı her birimize nasip eylesin !Âmin.

     omerlutfiersoz@gmail.com

BELKIS’IN TAHTININ GÖZ AÇIP KAPAYINCAYA KADAR GETİRİLMESİ

BELKIS’IN TAHTININ GÖZ AÇIP KAPAYINCAYA KADAR GETİRİLMESİ

     Hz. Süleyman (a.s.)’ın Belkıs’ın tahtını bana kim getirebilir isteği üzerine, cinlerden bir ifrit; ben onu sana sen makamından kalkıncaya kadar getiririm, bana güvenebilirsin, benim buna gücüm yeter demesine rağmen yeterli görmemiştir.Kitaptan bilgisi olan bir kişi, Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadarki çok kısa bir sürede Yemen’den Kudüs’e getiririm demiş ve hemen getirmiştir. Belkıs’ın tahtını getiren İlim sahibi zatın, Hz. Süleyman (a.s.)’ın veziri Âsaf bin Berhiyâ, yahut Hızır olduğu rivayet edilmektedir.

     Hz. Süleyman (a.s.)’a, Allah (c.c.) çok büyük  lütuflarda bulunmuştur.Kuş dilini bilir, hayvanların konuşmalarını anlardı.Kuşlara, cinlere, insanlara ve bunlardan oluşan ordulara hükmeden büyük bir sultanlığı vardı. Hz. Süleyman (a.s.), Belkıs’tan Allah (c.c.)’a inanmasını istemiştir. Saba Kraliçesi Belkıs, Hz. Süleyman (a.s.)’a karşı konulamayacağını anladığından, Kudüs’e gelip Süleyman (a.s.)’a teslim olmak üzere yola çıkmıştır.Belkıs’ın gelmekte olduğu haberini alan Hz. Süleyman (a.s.), Belkıs’ın büyük ve gösterişli olan tahtını anlık olarak getirtmiştir.

     Buradan çıkarmamız gereken çok önemli dersler bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’i; dini ilimler alanındaki yetişmiş uzman din adamlarımızla birlikte müspet bilim alanında yaptığı araştırmaları ile bir çok önemli başarılara imza atmış bilim adamlarımızdan oluşan çok önemli bir grup kurulmalıdır.Kur’an âyetlerinden ve hadislerde belirtilen bilgilerden yola çıkılarak eşyanın taşınması, gökyüzündeki muhteşem hususlar dahil yapabileceklerimiz konusunda derinlemesine tefekkürler sonucu çalışmalar yapılmalıdır. Belkıs’ın tahtının 2000 km. ‘den daha fazla mesafeden anlık olarak getirilmesi bilimsel yönden de araştırılması gerekmektedir. Bu araştırmalar yeni bilgilere, ulaşmamıza vesile olacak ana kaynaktır. Allah (c.c.) güç ve kuvvet sahibidir. Bir şeye ol dedi mi o hemen oluverir. Ayette bahsedilen Kitap’tan bilgisi olan Salih bir kulun Belkıs’ın tahtını anlık olarak getirmesi, bizlere de çok önemli bilgiler sunmaktadır.

     Günümüzde eşyanın ışınlanması ile ilgili çalışmalar yapılmaktadır ancak uzaktaki bir eşyayı getirmek hayal bile edilemiyor. Belkıs’ın tahtının getirilmesi olayı Mucize veya Keramet’ten farklı olarak Kitap’tan bilgiye dayalı olarak gerçekleştirilmiştir. Mucize, bir peygamberin peygamberlik belgesidir. İtikad İmamımız Mâtürîdî mucizeyi Kitâbü’t Tevhîd isimli eserinde; “Peygamberin elinde ortaya çıkan ve benzeri öğrenim yoluyla meydana getirilemeyen olay” diye tanımlanmaktadır.

 Mucize; akıl yoluyla açıklanamayan,Allah (c.c.)’ın emri ile yaratılan olağanüstü hadiselerdir. Keramet; “Allah (c.c.)’ın Salih, takva sahibi veli kullarından zuhur eden olağannüstü hal” olarak tanımlanmaktadır. Hiç kimse Allah (c.c.) adına söz veremeyeceği için keramette de, mucizede de iddia olmaz. Ayet-i kerimede “Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber için mucize getirme imkânı yoktur. Her müddetin (yazıldığı) bir kitap vardır.” (Ra’d Sûresi âyet:38) buyrulmuştur. Belkıs’ın tahtının getirilmesi olayında iddia vardır. Önce cinlerden bir ifrit, Hz. Süleyman (a.s.)’a makamından kalmadan getiririm demiştir. Ayrıca Kitaptan bir bilgiye sahip olan Salih bir kişi de ben tahtı göz açıp kapayıncaya kadarki bir sürede getiririm demiş ve getirmiştir. Anlayabildiğimiz kadarıyla, ayet-i kerimde bildirilen bu hakikat, ne mucize, nede keramettir. Allah (c.c.)’ın kitabından alınmış bir ilim’dir. Kur’an-ı kerimden öğrendiğimiz ilim ile bir çok konuda çok önemli bilgilere ulaşacağımız aşikardır.

     Âyet-i Kerîmelerde: “(Sonra Süleyman müşavirlerine) dedi ki: Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir?” “Cinlerden bir ifrit: Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz, dedi.” “Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise: Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm, dedi. (Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanı başına yerleşmiş olarak görünce: Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir.” “(Süleyman devamla) dedi ki: Onun tahtını bilemeyeceği bir hale getirin; bakalım tanıyacak mı, yoksa tanıyamayanlar arasında mı olacak.” “Melike gelince: Senin tahtın da böyle mi? dendi. O şöyle cevap verdi: Tıpkı o! (Süleyman şöyle dedi): Bize daha önce (Allah’tan) bilgi verilmiş ve biz Müslüman olmuştuk.” “Onu, Allah’tan başka taptığı şeyler (o zamana kadar Tevhid dinine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkârcı bir kavimdendi.” “Ona: Köşke gir! dendi. Melike onu görünce derin bir su sandı ve eteğini yukarı çekti. Süleyman: Bu, billûrdan yapılmış, şeffaf bir zemindir, dedi.  Melike dedi ki: Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleyman’la beraber âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” (Neml Sûresi âyet:38-44)

     Belkıs, Allah (c.c.)’ın adını yaymasından dolayı şöhreti her tarafa duyulan, Kendi sinide Tevhid İnancına davet etmiş olmasından dolayı Hz. Süleyman (a.s.)’ı bizzat görmek, gerçek bir peygamber olup olmadığını anlamak için büyük bir kafile ve değerli hediyelerle Kudüs’e gitmek üzere yola çıkmıştır. Rivayete göre, Hz. Süleyman (a.s.) Sebe’ Melikesi Belkıs gelmeden önce, bir köşk inşa ettirmişti.Bu köşkün avlusu billurdan yapılmış,altından su akıtılmış ve suya balıklar konmuştu. Belkıs Kudüs’e geldiğinde zemininin billurdan yapılmış şeffaf bir madde olduğunu fark edemeyip sudan geçeceğini düşünüp eteğini toplamıştır.Bütün bu tedbirler Belkıs’ın akıl ve bilgisine güvenini sarsmış, böylece kendini ilâhi irşadı kabule hazırlamıştır. Hz. Süleyman (a.s.)’ın bilgisinin derinliğine, kudretinin büyüklüğüne inanmış, Allah (c.c.)’ın birliğine iman ettikten sonra ülkesine dönmüştür.

     Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden öğrendiğimiz güzellikleri anlayıp, öğrenip, araştırıp yaşayan gerçek Mü’minlerden olmayı nasip eylesin! (Âmin)

     omerlutfiersoz@gmail.com