İMAN İLE İBADET VE SALİH AMEL, SAMİMİYET İLİŞKİSİ

İMAN İLE İBADET VE SALİH AMEL, SAMİMİYET İLİŞKİSİ

     İman ile İbadet ve Salih ameller, Samimiyet arasında sıkı bir ilişki vardır: İman, ibadetin kaynağı ve sebebidir. İbadet ise, İmanın desteği, gıdası ve muhafazasıdır. İbadet ettikçe, iman gürleşir, ibadeti gevşettikçe zaafa uğrama tehlikesi vardır. İman, kalpte parlayan bir ışık, bir mum ise, ibadet onu koruyan cam fanus gibidir. Bu ışık kaynağının bedenimizin her tarafını aydınlatması, hareket ve iş haline gelmesi iyi ameldir. Kökü İman olan İslam ağacının, meyveleri ibadet ve güzel ahlaktır. İman olmadan ibadetlerin bir yararı yoktur. İbadet olmaksızın imanı muhafaza etmek çok zordur. Hafif bir esintide sönüveren fanusu olamadan yanan bir mum gibidir. Onun içindir ki ibadetleri yaparak imanımızı sağlama almalıyız.

     İnsanın gerçek anlamda kurtuluşu, mutluluğu için, öncelikle sağlam bir İman’a sahip olması ve İmanın gerektirdiği şekilde Samimi olarak, Salih amellerle dolu bir hayat yaşaması gerekmektedir. İman çok önemli bir özellik olmakla birlikte, Salih amellerle desteklenmeyen İman’ın korunması, muhafazası da çok zordur. İman’la birlikte Salih amellerde gerekir. Çünkü İman’ı besleyen, güçlendiren ana unsur  Salih amellerdir.

     İlâhi emirler doğrultusunda yapılan, Allah (c.c.)’ın hoşnut olacağı çalışmalara, Salih amel denir. İman’a dayanmayan çalışmaların hiçbir önemi yoktur. İman esastır, ibadetler ise İmanın güçlü olmasını sağlayan özelliklerdir. Bu hususu bir örnekle açıklamak gerekirse; Orta Okul diploması olmayan bir kişi, gayri resmi olarak herhangi bir Liseye devam etse, yapılan her sınava katılsa ve her birinde başarılı olsa, bu kişinin sonuçta Lise diploması alması mümkün olabilir mi? Elbette mümkün olmaz ve Lise diploması alamaz. Lise diploması alması için öncelikle Orta Okulu bitirmesi gerekmektedir. Aynen bu örnekte olduğu gibi, İman’a sahip olmadan yapılacak her güzel davranışın kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Salih amellerin kabul olmasının temel şartı İman’dır.

     İman ile İbadet ve Salih amel, samimiyet arasında sıkı bir ilişki vardır: İman, ibadetin kaynağı ve sebebidir. İbadet ise, İmanın desteği, gıdası ve muhafazasıdır.

       Âyet-i Kerimelerde:  “İman edip iyi davranışlarda bulunanlara, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe: Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler. Bu rızıklar onlara (bazı yönlerden dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî kalıcılardır.”

    Bu âyette, dünyada Müslüman olup güzel işler yapan ve gerçekten Mü’min olarak ahirete göçen kimselerin alacakları mükâfatlar anlatılmış, orada cennetliklere verilen nimetlerin dünyadakilere benzediğine işaret edilmiştir. Ancak, ahiret nimetlerinin dünyadakilerle aynı olduğu düşünülmemelidir. Nitekim, Buhârî’nin ‘Bedü’l-halk’ bahsinde rivayet ettiği bir hadiste “Cennet ehline gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kalplerden bile geçmeyen nimetler verilir” denilmiştir.

    “İman edip yararlı iş yapanlara gelince onlar da cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.”  “İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.” (Bakara Sûresi âyet:25,82,277) 

“İnanıp da iyi işler yapanlara gelince -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz- işte onlar, cennet ehlidir. Orada onlar ebedî kalacaklar.”(A’raf Sûresi âyet:42)Âyet-i kerimede Yüce Allah’ın emir ve yasaklarının insan gücü üstünde ve yapılamayacak bir şey olmadığı açıkça ifade edilmekte ve Salih amel işleyenlere cennet vade dilmektedir.

   “İnanıp, iyi işler yapanları da, içinde ebediyen kalmak üzere girecekleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Orada onlar için tertemiz eşler vardır ve onları koyu (tatlı) bir gölgeye koyarız.”( Nisâ Sûresi âyet:57)  “Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” (Asr Sûresi âyet:1-3) buyrulmuştur.

     İnsan’ın dünyadan beraberinde götürebileceği tek şey vardır. O da sadece amelleridir. Bu hususta Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s): “Ölen kimseyi üç şey kabre kadar takip eder; çevresi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri kendisiyle kalır. Çevresi ve malı geri döner, ameli kendisiyle kalır.” (Riyâzüs Sâlihin,c.1,No:104) buyurmuştur.

     Gerçek anlamda İman eden, İmanının gereği olarak İbadetleri, Salih amelleri Samimi bir şekilde gerçekleştirenlerden olmamız duası ile sıhhat ve afiyetler dilerim.   omerlutfiersoz@gmail.com 

GÖRÜNMEYEN İKİ DÜŞMAN:BİRİ NEFSİN BİRİ ŞEYTAN



GÖRÜNMEYEN İKİ DÜŞMAN:BİRİ NEFSİN BİRİ ŞEYTAN

     Çok değerli kitap dostu kardeşlerim; geçtiğimiz günlerde ‘Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan’ isimli kitabım yayımlandı. Öncelikle hayırlara vesile olmasını Rabbimizden niyaz ederim. Bu eserimi de, amel defterimin öldükten sonra kapanmaması, sevaplara nail olmamız inancı ile insanlarımıza faydalı olup, Rabbimizin Rızasını kazanmayı düşünerek siz değerli okuyucularımıza sunmuş bulunuyorum. 

     ‘Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan’ isimli Kitabımda görünmeyen en büyük iki düşman olan nefs ve şeytan’ı âyet ve hadislerin ışığında anlatarak, nasıl korunabileceğimizi de anlatmaya çalıştım. Görünmeyen en büyük iki düşman olan nefs ve şeytan virüslerinin anti virüsleri, Kur’an ve Sünnet hükümlerine uygun olarak emredilenleri yapıp, yasaklananlardan kaçınmakla elde edilebileceği, başka bir çözümünün olmadığı hakikatini aktarmaya gayret ettim.Eşref-i mahlûkat olarak yaratılan, akıl nimeti ile donatılan insan; aklını, vahye tabi olarak kullanması sonucu bütün virüslerden korunacağını belirtmek isterim. Kur’an-ı Kerîm ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hadis-i şeriflerinde en büyük tehlike olarak nefs ve şeytan bildirilmektedir.Vahye tabi olup, aklı melekemizi kullandığımız sürece iç ve dış tehlikelerden, düşmanlardan korunabileceğimizde aşikârdır. Şirk’e düşmeden Tevhid inancına sahip olarak kulluk görevimizi yaparak, her türlü tehlikeden korunabiliriz.Bu eserimde; nefs ve şeytan ile ilgili Kur’an-ı Kerîmdeki âyetlerin tamamını ve bazı hadis-i şeriflerin ışığında açıklayıp, faydalı olmayı amaçlamış bulunmaktayım.

     Eşrefi Mahlûkat olan İnsan; Yaratılış gayesini anlayıp, imtihanda olduğu bu dünya hayatında sorumluluğunun gereği olarak yaşayışını güzel ahlâk ile taçlandırdığı sürece Meleklerden bile üstün, İmandan, ahlaktan yoksun olduğu sürece de hayvanlar gibi, hatta hayvanlardan bile aşağı düşeceği bilinen İslâm ’i hakikatlerdendir. İnsan akıl gibi bir nimet ile birlikte, düşünen, konuşan, duyan v.b. özelliklere sahiptir. Tertemiz bir fıtratla dünyaya gelen insan; hilkatin özü ve Kâinatın özeti gibidir. Allah (c.c.), insanı en güzel ve en özel varlık olarak yaratmış, hiçbir varlıkta bulunmayan, üstün meziyetlerle donatmış, bütün nimetleri emrine vermiştir. Bu kadar güzelliklere mazhar olanİnsan, yaratılış gayesinin farkında olmalı, görünmeyenen büyük iki düşman nefs ve şeytanın vesvese vererekhaktan, hakikatten uzaklaştırılmasına zemin hazırlayan virüslerinin farkında olup gerekli önlemleri almasının her iki âlemde huzur ve mutluluğa kavuşması için gerekli olduğunu anlatmaya gayret ettim.Herkesin içinde var olan iki düşman Nefs ve Şeytan durmadan kötülüğü emreder. Şeytan, insanın içinde bulunan kötü düşünce ve arzuları körüklemekte, nefsi ise insana kötülüğü sevdirmektedir. Bu sebeple insanın kötülük yapmasını kolaylaştırır. Bu tehlikenin her zaman farkında olmalıyız.

     İnsanların başkalarını yargılayıp suçlamaları çok kolaydır. Ancak kişinin kendisini hesaba çekip, kendini yargılaması esastır. Müslüman, nefs muhasebesini hiçbir zaman ihmal etmemeli, şeytanın vesveselerine, hile ve tuzaklarına gerekli önlemleri almalıdır. İmtihanda bulunduğumuz dünya hayatını çok iyi değerlendirmeliyiz. Önemli olan her zaman nefs muhasebemizi yapmalı, hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmeli, kulluk görevimizi daha iyi yapmak için gayret sarf etmeliyiz.

     Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan isimli kitabımdan önce, Âyetlerin Işığında Peygamber Kıssaları ve Helâk Olan Kavimler, Muhammedül Emin Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem Efendimizin Hayatıile Damıtılmış Damlalar isimli eserlerim yayımlanmıştı. Kısmet olursa önümüzdeki günlerde Sünnet Düşmanlığının Sebepleri yayınlanacaktır. Ayrıca Çocuk hikâyeleri alanında; Güzel Ahlâklı İbrahim, Hayvanların Dilini Bilen Ve Anlayan Güzel Huylu Süleyman, Güzel Huylu Ve Güzel Yüzlü Yusuf,  Nuh’un Gemisi ve Topal Veyis (Veysel) isimli eserlerim hazırlanıp incelenmek ve sonrasında yayınlanması düşüncesiyle ilgililere verilmiştir. Hayırlara vesile olması için dua eder, dualarınızı beklerim.

Değerli Okurlarımız Kitaplarımı;

Kardelen, Çimke Yayın Evlerinden, Kitap Dünyası, Enes Kitap Sarayı, Mavi Gül Kırtasiye Kitapçılardan,

Ayrıca ekteki mail adresi veya telefon ile temin edebilirsiniz. İlginize şimdiden teşekkür ederim.

                                   kitapsatissm@gmail.com

                                    0 505 410 94 36          

    Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan isimli kitabımın insanlarımıza faydalı olmasını Allah (c.c.)’ dan niyaz ederim. Amacım siz değerli okurlarımıza faydalı olmak ve aynı zamanda öldükten sonra da amel defterimin kapanmamasını düşünerek eserimi yayımlamış bulunuyorum. Değerlendirmelerinizi bekliyorum. Kusur ve hatalar bana ait olup, güzellikler Rabbimizin, lütfudur. Kitap dostu kardeşlerimizden fiili ve kavli dualarınızı bekler, sıhhat ve afiyetler dilerim.

     omerlutfiersoz@gmail.com

YIL BAŞI KUTLAMALARI VE ŞANS OYUNLARI HARAMDIR

  YIL BAŞI KUTLAMALARI VE ŞANS OYUNLARI HARAMDIR

      Değerli kardeşlerim, önümüzde Salı günü 2019 yılının son günüdür.Akşamında ise 2020 yılına girilecek, böylece bir yılı daha geride bırakarak yeni bir yıla başlamış olacağız. Bir yılı geride bırakıp yeni bir yıla başlarken, kâr da mı yoksa zararda mı olduğumuzu düşünmemiz gerekmektedir. Müslüman, nefs muhasebesini hiç bir zaman ihmal etmemelidir. Her zaman nefsimizle hesaplaşarak, hayatımızı güzel ahlak sahibi olarak yaşamakla yükümlüyüz. Biliriz ki, nefs muhasebesinin ihmali, iflasın işaretidir.

       İmtihanda bulunduğumuz dünya hayatını çok iyi değerlendirmeliyiz. Önemli olan her zaman nefs muhasebemizi yapmalı, hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmeli, kulluk görevimizi daha iyi yapmak için gayret sarf etmeliyiz. İmtihanda olduğumuz bu dünya hayatın da geçen her günümüzü ve yılımızı hakkıyla değerlendirebildik mi? sorusuna cevap aramalıyız. Boşuna geçen günler ve yıllarımız için üzülmeli, Nasuh bir tövbe ile hayatımızı hakkıyla değerlendirmeye gayret etmeliyiz. Kâinat ve bu bütünün parçalarını teşkil eden, zerreden kürreye bütün mevcudat bir hesap ve dengeler manzumesidir. Gökyüzünün uçsuz bucaksız bir şekilde direksiz oluşu, güneşin ve diğer gezegenlerin asla hata kabul etmeyen milimetrik hesaplara dayanması, yoktan var eden, güç ve kuvvet sahibi Rabbimizin varlığını aşikâr göstermektedir. Kâinattaki her şey, Allah (c.c)’ın yaratmış olduğu mükemmel eserlerdir. Dünyevi ticaretimizde hesap yaptığımız gibi uhrevi ticaretimiz içinde; Allah (c.c.)’ ın huzurunda hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekerek hayatımızı yaşamalıyız.

    Âyet-i Kerîmede : “Onların çoğu şirk koşmaksızın Allah’a iman etmezler.” (Yusuf Sûresi âyet:12/106) 
Allah’a inandığını söyleyenlerin de şirk koşuyor olabileceklerini, ya da şirk koşanların da Allah’a inandıklarını söyleyebileceklerini âyet-i kerimeden açıkça anlayabilmekteyiz. Onun içindir ki her zaman kendimizi çek etmeliyiz.

    Hadis-i Şerifte: “Kim herhangi bir kavme (gruba) benzeşirse o da onlardandır.” buyrulmuştur.
Özellikle bu hadis-i şerif çok önemli psiko-sosyal gerçeklere işaret eder. Şeklî benzeşmenin sonucu, itikadî benzeşmeye götüreceğini anlatır. İbn-iHaldun da konuyla ilgili olarak önemli tarihi gerçeklere parmak basar. 

    Mağlupların, galipleri taklit etme psikolojisi yaşadıklarını anlatır. İnsan ancak sevdiğini, takdir ettiğini ve büyük gördüğünü taklit eder. Şeklî taklit itikadî taklide götürür. Bu ilmi gerçeğe de dikkat çektikten sonra genel bir fıkhî kaideyi hatırlatır. İttifakla kabul edilen fıkhi kaide şudur:

    “Müslüman’ın, bir başka dinin şiarı (alametifarikası) olan bir fiili kendi ihtiyarı ile yapması küfürdür.”
Yılbaşı v.b.  kutlamalar, âlimlerimizce başka dinlerin ve inanç sistemlerinin şiarları olarak görülmüş ve bu konudaki hüküm ona göre verilmiştir.Dinimiz İslâm’ın emrettiklerini yapıp yasakladıklarından da kesinlikle uzak durmalıyız.

    İslâm; şans faktörüne dayalı olan her türlü tertip ve oyunları yasaklanmıştır. Müslüman, hayatını helâller dairesinde yaşayıp, bütün haramlardan kaçınmak zorundadır. “Diyanet İşleri Başkanlığı Din işleri Yüksek Kurulu; ‘Şans faktörüne dayalı olan piyango, toto, iddia, müşterek bahis, ganyan gibi tertip ve oyunlar kumardır ve haramdır. Bu tür kumarların, geniş kitlelerin iştirak etmesi sebebi ile zararı daha da yaygın olmaktadır.’ Bir şeyin helâl-haram oluşu herkesin yapmasından belirlenmez. Helâli-haramı din belirler. Haramı yapan kişi sonuçlarına katlanır. Herkes piyango alıyor bende alayım anlayışı yanlıştır. Helâl rızık çok önemlidir. Şans oyunları emeksiz kazanç olduğu için haramdır.Bütün şans oyunları kumar ve haramdır.Piyango alırken, para çıkarsa o parayla hayır yaparım diyenler büyük bir hataya düşmektedirler. Kirli suyla abdest alınmaz.  

    Müslüman, yılbaşı kutlaması ve şans oyunlarının her birinden uzak durup çalışıp alın teri ile helâlinden kazanarak geçimini temin etmelidir. Rabbimizin rızasını kazanan gerçek Mü’minlerden olmamızduası ile sıhhat ve afiyetler dilerim.           

    omerlutfiersoz@gmail.com

Görünmeyen İki Düşman Biri Nefsin Biri Şeytan İsimli Kitabım Yayımlandı.

Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan İsimli Kitabım Yayımlandı.
Öncelikle hayırlara vesile olmasını Rabbimizden niyaz ederim.

Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan isimli kitabımdan önce, Âyetlerin Işığında Peygamber Kıssaları ve Helâk Olan Kavimler, Muhammedül Emin Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem Efendimiz’in Hayatı ile Damıtılmış Damlalar isimli eserlerim yayımlanmıştı. Bu eserlerimi, amel defterimin öldükten sonra da kapanmaması, sevaplara nail olmamız inancı ile insanlarımıza faydalı olup, Rabbimizin Rızasını kazanmayı düşünerek değerli okuyucularımıza sunmuş bulunuyorum.

Görünmeyen en büyük iki düşman olan nefs ve şeytan virüslerinin anti virüsleri, Kur’an ve Sünnet hükümlerine uygun olarak emredilenleri yapıp, yasaklananlardan kaçınmakla elde edilebileceği, başka bir çözümünün olmadığı hakikatini aktarmaya gayret ettim.Eşref-i mahlûkat olarak yaratılan, akıl nimeti ile donatılan insan; aklını, vahye tabi olarak kullanması sonucu bütün virüslerden korunacağını belirtmek isterim. Kur’an-ı Kerîm ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hadis-i şeriflerinde en büyük tehlike olarak nefs ve şeytan bildirilmektedir.Vahye tabi olup, aklı melekemizi kullandığımız sürece iç ve dış tehlikelerden, düşmanlardan korunabileceğimizde aşikârdır. Şirk’e düşmeden Tevhid inancına sahip olarak kulluk görevimizi yaparak, her türlü tehlikeden korunabiliriz.Bu eserimde; nefs ve şeytan ile ilgili Kur’an-ı Kerîmdeki âyetlerin tamamını ve bazı hadis-i şeriflerin ışığında açıklayıp, faydalı olmayı amaçlamış bulunmaktayım.

Eşrefi Mahlûkat olan İnsan; Yaratılış gayesini anlayıp,imtihanda olduğu bu dünya hayatında sorumluluğunun gereği olarak yaşayışını güzel ahlâk ile taçlandırdığı sürece Meleklerden bile üstün, İmandan, ahlaktan yoksun olduğu sürece de hayvanlar gibi, hatta hayvanlardan bile aşağı düşeceği bilinen İslâm’i hakikatlerdendir. İnsan akıl gibi bir nimete sahip, düşünen, konuşan, duyan v.b. özelliklere sahiptir. Tertemiz bir fıtratla dünyaya gelen insan; hilkatin özü ve Kâinatın özeti gibidir. Allah (c.c.), insanı en güzel ve en özel varlık olarak yaratmış, hiçbir varlıkta bulunmayan, üstün meziyetlerle donatmış, bütün nimetleri emrine vermiştir. Bu kadar güzelliklere mazhar olan İnsan, yaratılış gayesinin farkında olmalı, görünmeyen en büyük iki düşman nefs ve şeytanın vesvese vererek haktan, hakikatten uzaklaştırılmasına zemin hazırlayan virüslerinin farkında olup gerekli önlemleri almasının her iki âlemde huzur ve mutluluğa kavuşması için gerekli olduğunu anlatmaya gayret ettim.Herkesin içinde var olan iki düşman Nefs ve Şeytan durmadan kötülüğü emreder. Şeytan, insanın içinde bulunan kötü düşünce ve arzuları körüklemekte, nefsi ise insana kötülüğü sevdirmektedir. Bu sebeple insanın kötülük yapmasını kolaylaştırır.Bu tehlikenin her zaman farkında olmalıyız.

İnsanların başkalarını yargılayıp suçlamaları çok kolaydır. Ancak kişinin kendisini hesaba çekip, kendini yargılaması esastır. Müslüman, nefs muhasebesini hiçbir zaman ihmal etmemeli, şeytanın vesveselerine, hile ve tuzaklarına gerekli önlemleri almalıdır. İmtihanda bulunduğumuz dünya hayatını çok iyi değerlendirmeliyiz. Önemli olan her zaman nefs muhasebemizi yapmalı, hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmeli, kulluk görevimizi daha iyi yapmak için gayret sarf etmeliyiz. Görünmeyen İki Düşman: Biri Nefsin Biri Şeytan İsimli Kitabımın insanlarımıza faydalı olmasını Allah (c.c.)’ dan niyaz ederim. Fiili ve kavli dualarınızı bekler, sıhhat ve afiyetler dilerim.

Kitap temini için;
kitapsatissm@gmail.com

0 505 410 94 36

KENDİSİNE HİKMET VERİLEN HZ. LOKMAN’IN OĞLUNA ÖĞÜTLERİ

KENDİSİNE HİKMET VERİLEN

HZ. LOKMAN’IN OĞLUNA ÖĞÜTLERİ

     Allah (c.c.)’ın  insanların öğüt almaları için göndermiş olduğu kitabı Kur’an-ı Kerîm, hikmet dolu âyetlerden oluşmaktadır. Müslümanlar olarak hikmet dolu kitabımız Kur’an-ı Kerîm’i, numûne-i imtisâl, rol model Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in anlayıp uyguladığı gibi yaşamalıyız. Kur’an-ı Kerîm; güzel davrananlar için bir hidayet rehberi ve rahmet olmak üzere indirilmiştir.

     Âyet-i Kerîmede : “Andolsun biz Lokman’a: Allah’a şükret! diyerek hikmet verdik. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.” (Lokman Sûresi âyet:12) buyrulmuştur.

     Hikmet’in başı Allah korkusudur. Allah’tan korkan bütün korkulardan kurtulur ve yanlış işler yapmaz.Felsefi ve ilmi bilgiyle düşünceyi ifade eden hikmet, Türk tasavvuf edebiyatında ‘ilm-i ledün’, yani Allah (c.c.) tarafından ve yalnız Allah (c.c.)’ın dilediği kullara verdiği özel bir bilgi olarak değerlendirilmiştir. Bu anlamda hikmet sahibi Hz. Lokman da bir insanı kâmil’dir. Bu anlamda Yunus Emre; ‘okuyup hikmet ilmini Lokman olayım bir zaman’ diyerek onun mertebesine ulaşmak istemiştir.

     İlâhi hikmetler gerçek manasıyla gönül sahipleri tarafından anlaşılabileceğinden hikmetin kaynağı ve yolu ‘gönül’ manasına gelen ‘dil’ dir. ‘İlâhi hikmet’ beşeri güç ve iradenin yönlendiremediği, kontrol edemediği, maddeden arınmış ontolojik gerçekliğe sahip varlıkların durumlarını araştıran bir ilmin adı olup metafizik disiplini ifade etmektedir. Hikmet kelimesinin çoğulu hikem’dir.Klasik sözlüklerde; engellemek, alıkoymak, gemlemek, sağlam olmak gibi anlamlara geldiği belirtilmektedir. Esasında kastedilen mana; insanı iyi olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan alıkoyan, işleri gereği gibi sağlam ve kusursuz yapan anlamındadır.

     Hz. Lokman’ın soyu hakkındaki rivayetlerde, Eyüp Peygamber ile akraba olduğu yönündedir. İslâm âlimlerinin ekseriyeti, onun peygamber değil, hikmet sahibi bir zat olduğu kanaatindedirler. Hikmet’in bir anlamı da nazarî ilimleri elde ettikten sonra kazanılan ruhî olgunluk, söz ve davranışlarda isabet melekesidir.

     Zemahşerî’nin Keşşâf isimli tefsir kitabında, onun hikmetlerinden bir örnek olmak üzere şu olay nakledilmektedir: Bir gün Davud Peygamber, Lokman’dan, bir koyun kesip en iyi yerinden iki parça et getirmesini istemiş; Lokman da, ona kestiği hayvanın dilini ve yüreğini getirmiş. Birkaç gün geçince Davud aleyhisselâm, bu defa hayvanın en kötü yerinden iki parça et getirmesini istemiş; o, yine dilini ve yüreğini getirmiş. Hz. Davud’un, sebebini sorması üzerine Lokman şöyle demiş: Bu ikisi iyi olursa, bunlardan daha iyisi; kötü olursa, yine bunlardan daha kötüsü olmaz.

     Hz. Lokman’a hikmet verilmiş ve oğluna hitaben İman, ibadet, ahlâk ve adab-ı muaşeret kurallarına dair öğütleri bulunmaktadır. Hz. Lokman’a verilen hikmet’in ilim, üstün kavrama yeteneği, isabetli söz ve davranış, ilim-amel uygunluğu, din konusunda en geniş derin bilgiye sahip olduğu belirtilmektedir. Hz. Lokman’ın bahsettiğim üstün özelliklerinin yanında hekimliğin atası olarak da tanınmıştır. Hz. Lokman; bütün bitkilerin özünü bildiği aktarılmış ve kendisinden hastalıklara, dertlere şifa olacak reçeteler ve formüller nakledilmiştir. Hz. Lokman’a nispet edilen hususlar çeşitli adlarla bir araya getirilmiştir.

     Âyet-i Kerîmelerde. “Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti.” “(Lokman, öğütlerine devamla şöyle demişti:) Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.” “Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokman Sûresi âyet:13, 16-19) buyrulmuştur.

     Rabbimiz, Kur’an ve Sünnet’ten gereği gibi öğüt alarak davranışlara dönüştüren güzel ahlâk sahibi Mü’minler’den olmayı her birimize nasip eylesin !Âmin.

     omerlutfiersoz@gmail.com

BELKIS’IN TAHTININ GÖZ AÇIP KAPAYINCAYA KADAR GETİRİLMESİ

BELKIS’IN TAHTININ GÖZ AÇIP KAPAYINCAYA KADAR GETİRİLMESİ

     Hz. Süleyman (a.s.)’ın Belkıs’ın tahtını bana kim getirebilir isteği üzerine, cinlerden bir ifrit; ben onu sana sen makamından kalkıncaya kadar getiririm, bana güvenebilirsin, benim buna gücüm yeter demesine rağmen yeterli görmemiştir.Kitaptan bilgisi olan bir kişi, Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadarki çok kısa bir sürede Yemen’den Kudüs’e getiririm demiş ve hemen getirmiştir. Belkıs’ın tahtını getiren İlim sahibi zatın, Hz. Süleyman (a.s.)’ın veziri Âsaf bin Berhiyâ, yahut Hızır olduğu rivayet edilmektedir.

     Hz. Süleyman (a.s.)’a, Allah (c.c.) çok büyük  lütuflarda bulunmuştur.Kuş dilini bilir, hayvanların konuşmalarını anlardı.Kuşlara, cinlere, insanlara ve bunlardan oluşan ordulara hükmeden büyük bir sultanlığı vardı. Hz. Süleyman (a.s.), Belkıs’tan Allah (c.c.)’a inanmasını istemiştir. Saba Kraliçesi Belkıs, Hz. Süleyman (a.s.)’a karşı konulamayacağını anladığından, Kudüs’e gelip Süleyman (a.s.)’a teslim olmak üzere yola çıkmıştır.Belkıs’ın gelmekte olduğu haberini alan Hz. Süleyman (a.s.), Belkıs’ın büyük ve gösterişli olan tahtını anlık olarak getirtmiştir.

     Buradan çıkarmamız gereken çok önemli dersler bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’i; dini ilimler alanındaki yetişmiş uzman din adamlarımızla birlikte müspet bilim alanında yaptığı araştırmaları ile bir çok önemli başarılara imza atmış bilim adamlarımızdan oluşan çok önemli bir grup kurulmalıdır.Kur’an âyetlerinden ve hadislerde belirtilen bilgilerden yola çıkılarak eşyanın taşınması, gökyüzündeki muhteşem hususlar dahil yapabileceklerimiz konusunda derinlemesine tefekkürler sonucu çalışmalar yapılmalıdır. Belkıs’ın tahtının 2000 km. ‘den daha fazla mesafeden anlık olarak getirilmesi bilimsel yönden de araştırılması gerekmektedir. Bu araştırmalar yeni bilgilere, ulaşmamıza vesile olacak ana kaynaktır. Allah (c.c.) güç ve kuvvet sahibidir. Bir şeye ol dedi mi o hemen oluverir. Ayette bahsedilen Kitap’tan bilgisi olan Salih bir kulun Belkıs’ın tahtını anlık olarak getirmesi, bizlere de çok önemli bilgiler sunmaktadır.

     Günümüzde eşyanın ışınlanması ile ilgili çalışmalar yapılmaktadır ancak uzaktaki bir eşyayı getirmek hayal bile edilemiyor. Belkıs’ın tahtının getirilmesi olayı Mucize veya Keramet’ten farklı olarak Kitap’tan bilgiye dayalı olarak gerçekleştirilmiştir. Mucize, bir peygamberin peygamberlik belgesidir. İtikad İmamımız Mâtürîdî mucizeyi Kitâbü’t Tevhîd isimli eserinde; “Peygamberin elinde ortaya çıkan ve benzeri öğrenim yoluyla meydana getirilemeyen olay” diye tanımlanmaktadır.

 Mucize; akıl yoluyla açıklanamayan,Allah (c.c.)’ın emri ile yaratılan olağanüstü hadiselerdir. Keramet; “Allah (c.c.)’ın Salih, takva sahibi veli kullarından zuhur eden olağannüstü hal” olarak tanımlanmaktadır. Hiç kimse Allah (c.c.) adına söz veremeyeceği için keramette de, mucizede de iddia olmaz. Ayet-i kerimede “Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber için mucize getirme imkânı yoktur. Her müddetin (yazıldığı) bir kitap vardır.” (Ra’d Sûresi âyet:38) buyrulmuştur. Belkıs’ın tahtının getirilmesi olayında iddia vardır. Önce cinlerden bir ifrit, Hz. Süleyman (a.s.)’a makamından kalmadan getiririm demiştir. Ayrıca Kitaptan bir bilgiye sahip olan Salih bir kişi de ben tahtı göz açıp kapayıncaya kadarki bir sürede getiririm demiş ve getirmiştir. Anlayabildiğimiz kadarıyla, ayet-i kerimde bildirilen bu hakikat, ne mucize, nede keramettir. Allah (c.c.)’ın kitabından alınmış bir ilim’dir. Kur’an-ı kerimden öğrendiğimiz ilim ile bir çok konuda çok önemli bilgilere ulaşacağımız aşikardır.

     Âyet-i Kerîmelerde: “(Sonra Süleyman müşavirlerine) dedi ki: Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir?” “Cinlerden bir ifrit: Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz, dedi.” “Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise: Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm, dedi. (Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanı başına yerleşmiş olarak görünce: Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir.” “(Süleyman devamla) dedi ki: Onun tahtını bilemeyeceği bir hale getirin; bakalım tanıyacak mı, yoksa tanıyamayanlar arasında mı olacak.” “Melike gelince: Senin tahtın da böyle mi? dendi. O şöyle cevap verdi: Tıpkı o! (Süleyman şöyle dedi): Bize daha önce (Allah’tan) bilgi verilmiş ve biz Müslüman olmuştuk.” “Onu, Allah’tan başka taptığı şeyler (o zamana kadar Tevhid dinine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkârcı bir kavimdendi.” “Ona: Köşke gir! dendi. Melike onu görünce derin bir su sandı ve eteğini yukarı çekti. Süleyman: Bu, billûrdan yapılmış, şeffaf bir zemindir, dedi.  Melike dedi ki: Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleyman’la beraber âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” (Neml Sûresi âyet:38-44)

     Belkıs, Allah (c.c.)’ın adını yaymasından dolayı şöhreti her tarafa duyulan, Kendi sinide Tevhid İnancına davet etmiş olmasından dolayı Hz. Süleyman (a.s.)’ı bizzat görmek, gerçek bir peygamber olup olmadığını anlamak için büyük bir kafile ve değerli hediyelerle Kudüs’e gitmek üzere yola çıkmıştır. Rivayete göre, Hz. Süleyman (a.s.) Sebe’ Melikesi Belkıs gelmeden önce, bir köşk inşa ettirmişti.Bu köşkün avlusu billurdan yapılmış,altından su akıtılmış ve suya balıklar konmuştu. Belkıs Kudüs’e geldiğinde zemininin billurdan yapılmış şeffaf bir madde olduğunu fark edemeyip sudan geçeceğini düşünüp eteğini toplamıştır.Bütün bu tedbirler Belkıs’ın akıl ve bilgisine güvenini sarsmış, böylece kendini ilâhi irşadı kabule hazırlamıştır. Hz. Süleyman (a.s.)’ın bilgisinin derinliğine, kudretinin büyüklüğüne inanmış, Allah (c.c.)’ın birliğine iman ettikten sonra ülkesine dönmüştür.

     Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden öğrendiğimiz güzellikleri anlayıp, öğrenip, araştırıp yaşayan gerçek Mü’minlerden olmayı nasip eylesin! (Âmin)

     omerlutfiersoz@gmail.com

VALLAHİ, NUŞİREVAN’DAN DAHA ADİLİM

VALLAHİ, NUŞİREVAN’DAN DAHA ADİLİM

     Adalet; her hak sahibine hakkını vermektir. Adaletin olmadığı yerde ise haksızlık ve zulüm vardır. Ayet-î Kerimede;  “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi  emreder. Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”(Nahl Sûresi âyet:90) Allah Teala bu ayette, dünya nizamını sağlayan üç esası emrediyor; buna karşılık üç çirkin davranışı da yasaklıyor. Emrettiği esaslar: Adalet başta olmak üzere ihsan ve akrabaya yardım. Yasakları ise fuhuş, münkir ve zulümdür.

     Kur’an-ı Kerim’i en iyi anlayıp uygulayan Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), adalete büyük önem vermiştir. Hayatı boyunca adaletten bir an bile olsun ayrılmamıştır. Hatta kızı Fatımatüz Zehra’ya “Ey kızım Fatıma, vallahi babanın Peygamberliğine güvenme, yanlışı ve haksızlığı yapan sen olma! Şayet hırsızlığı yapan sen olsan bile, kolunu kesmekten çekinmem” diyerek en yakınına bile, adaleti uygulamaktan geri durmayacağı gerçeğini ifade buyurmuşlardır. İnsanların bir çokları günümüzde, çok basit dünya menfaatleri ve çıkarları için yalan, iftira v.b. olumsuzluklara batmakta, adaleti önemsemeden, zulüm ve haksızlık yapabilmektedirler. Zalimin yöntemini kullanan kim olursa olsun karşı konulmalıdır. Zalimin yöntemi kullanıldığı zaman zalim değişir ama zulüm değişmez.Ama şu unutulmamalıdır. “Zulüm ile abad olanın, ahiri berbad olur.” İnsanların inancına, ırkına, rengine, cinsiyetine, bakmadan adaletin uygulanması gerekir. Bu konuda ekte anlatacağım gerçek yaşanmış bir olay bu konuyu çok güzel anlamamıza vesile olacaktır diye düşünüyorum:

     Hz. Ömer (r.a.)’ın halifeliği döneminde Şam Valisi olan  ve Sad b. Ebi Vakkas (r.a.), Şam’daki bir Camiyi büyütmek ister. Bu düşüncesini gerçekleştirmek için de caminin civarındaki arsaları kamulaştırır.Ancak bir Yahudi, camiye bitişik olan arsasını satmak istemez. Vali, arsasının değerini fazlasıyla verse de, Yahudi, arsasının kamulaştırılmasına rıza göstermez.Rıza gösterilmemesine rağmen değerinden daha fazla bedel ödeyerek Vali arsaya el koyar. Arsasını kaybeden Yahudi, komşusu olan bir Müslüman’a derdini anlatır.Bana zulmedildi diyerek sızlanır. Müslüman kişide kendisine, Medine’ye git, orada Halife Hz. Ömer (r.a.) vardır.Derdini O’na anlat. O son derece adildir, elbette seni dinler ve çözüm üretir der.Bunun üzerine Yahudi Medine’nin yolunu tutar.Yorucu ve zahmetli bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaşır.Halife Hz. Ömer (r.a.)’ı sorar.Sorduğu kişiler bir hurma ağacının gölgesinde dinlenen halifeyi gösterirler.Yahudi Hz. Ömer (r.a.)’ın yanına gider ve derdini anlatır.Hz. Ömer (r.a.) adamı dinledikten sonra bulduğu bir kemik veya deri parçasının üzerine “Vallahi, Nuşirevan’dan daha adilim” yazar ve adama verir. Yahudi bu yazıyı alıp oradan ayrılır. Yahudi kişi Şam’a geri dönerken kendi kendine şöyle konuşur: “Şam’daki idarecilerin giyim, kuşam ve oturdukları yerdeki ihtişam ve debdebe nerde, Medine’deki halifede bulunan tevazu nerde diye düşünüp, Şam’dakilerin halifeyi ciddiye almayacaklarını düşünür.Şam’a döndüğü zaman sonuç alamayacağı düşüncesiyle Valiye gitmek istemez.Sonradan fikir değiştirir, mademki yorulup Medine’ye gittim geldim halifenin yazdığı cümleyi vereyim diyerek valinin huzuruna çıkar ve halifenin yazdığını verir.Vali, halife Hz. Ömer (r.a.)’ın yazdığını okuyunca, sapsarı kesilir, uzunca bir süre başını kaldıramaz. Sonra endişe içinde, başını kaldırıp şöyle der; arsanız size geri verilmiştir.

     Yahudi kişi hayretler içindedir ve çok şaşırır.Bir tek cümlenin valiyi bu kadar sarsacağını hiç düşünmemiştir.Merak ve dehşet içinde bana bu cümlenin sizi bu kadar neden dehşete düşürdüğünü anlatır mısınız der. Şam valisi Hz. Sad b. Ebi Vakkas (r.a.), sana bu cümlenin hikayesini anlatayım. O zaman benim neden bu kadar ürperdiğimi çok iyi anlarsın:

   İslamiyet’ten önceki dönemde ben ve halife Hz. Ömer (r.a.) İran taraflarına ticaret için yanımıza da 200(iki yüz) deve alarak gitmiştik. Orada cirit oynayan gençleri seyrederken, develerimize zorla el koydular.Çok kalabalık bir çete grubu olduğu için de hiçbir şey yapamadık.Yanımızda hiç parada kalmadı.Üzgün bir şekilde dolaşırken geceleyebileceğimiz eski bir han bulduk. Han’ın sahibi nede sıkıntımızı anlattık.Hancı iyi bir insanmış bize yardım etmek için gidip kral’a durumunuzu anlatın, o adil bir adamdır, mutlaka size yardım eder dedi.Bunun üzerine bizde sabah Kral’ın huzuruna çıkıp durumu anlattık. Şikayetimizi bir mütercim vesilesiyle ilettik. Kral Nuşirevan dikkatle dinledikten sonra her birimize birer kese altın verdi ve olayı inceleteceğini söyleyerek bize de memleketimize dönmemizi söyledi. Biz de tekrar han’a döndük. Ama doğrusu sonuçtan da pek memnun olmamıştık.Hancı sonucu öğrenince son derece üzüldü ve burada bir hata var dedi.Gelin kral’a beraber gidelim ve ben size tercümanlık yapayım teklifinde bulundu.Bizde kabul edip beraberce gidip huzura çıktık. Hancı durumu Nuşirevan’a anlattı.Develerimize el koyan kişilerin kıyafetini, halini ve olayın geçtiği yeri anlattı. Dikkat ettik, o sırada, Nuşirevan’ın yüzü sapsarı kesildi.Bir gün önceki mütercimi çağırttı.Ona sorular sordu. Sonra ayağa kalktı ve her birimize 2 (iki) şer kese altın verdi ve akşama kadar develeriniz gelecek, develerinizi alın ve sabahleyin memleketinize dönün dedi.Ancak giderken biriniz doğu kapısından, diğerinizde batı kapısından çıkın diyerek talimat verdi.Bizlerde bir şey anlamadan huzurdan çıktık. Akşamleyin 200 (iki yüz) devemiz kapıya geldi.Durumu anlamak için hancıya neler oluyor diye sorduk ve hancı şöyle dedi: sizin develerinize el koyan kişi Nulşirevan’ın büyük oğlu ile veziridir. Bunlar bir çete kurmuşlar ve garibanların mallarına el koyuyorlar.Siz ilk gittiğinizde, mütercim bunu anlamış ve Nuşirevan’a sözlerinizi yanlış tercüme etmiş. Böylece kral’ın oğlu ve  veziri korunmuş.Ben sizinle gidip durumu anlatınca Nuşirevan bu oyunu anladı.Ama neden ayrı kapılardan gidin dedi onu bende anlayamadım.Hele yarın olsun anlarız dedi.

     Hz. Sad b. Ebi Vakkas (r.a.) anlatmaya devam ediyor: Ertesi gün ben doğu kapısından çıktım. Kapının çıkışında iki kişinin darağacına asılı olduğunu gördüm. Halk toplanmış seyrediyordu.Bunlar kim ve suçları ne diye sorunca, dediler ki, bunlardan biri Nuşirevan’ın büyük oğlu, diğeri de veziridir.Bunlar ticaret için buraya gelen iki Arap’ı soymuşlar.Ceza olarak da Nuşirevan, ikisinide astırarak idam ettirmiştir.Yani anlayacağın, Nuşirevan kendi öz oğlunu da idam ettirmiştir. Hz. Ömer (r.a.)’ın çıktığı kapıda ise şikayetlerimizi yanlış tercüme ederek Kralın oğlunu korumaya çalışan kişi idam edilmiştir.

     Hz. Ömer (r.a.)’ın senin eline verdiği “Vallahi, Nuşirevan’dan daha adilim”  sözüyle bana bunu hatırlatıyor. Yani açıkça halkına zulmedersen seni darağacına çekerim diyor. Senin gözyaşlarına bakmam, tıpkı Nuşirevan’ın öz oğlunun göz yaşlarına bakmadığı gibi. Şimdi anladın mı neden benzim sarardı? Bu hadiseyi birebir yaşayan Yahudi kişi, İslâm’ın adalete verdiği önemi çok güzel öğrenmiş olduğu için kendi hür iradesiyle Müslüman olmuş ve arsasını da cami için hibe etmiştir.

     Başta kendi nefsim olmak üzere her birimiz bu güzel hadiseden  dersler çıkarmalı, hiçbir zaman adaletten ayrılmamalı, hiç kimseye haksızlık, zulüm yapmamalıyız. Fazla söze gerek yoktur. Söz söylemekten daha ziyade uygulamalarımızla güzel örnek olmamız gerekmektedir. Rabbimiz, her birimize hesabi değil hasbi davranışlarımızla gönüllere dokunup İslâm’ı en iyi yaşayan Mü’minlerden olmayı lütfeylesin! (Âmin)

omerlutfiersoz@gmail.com

AİLE VE ÖNEMİ

AİLE VE ÖNEMİ

    Toplumun en küçük hücre dokusu ailedir. Aile; insanoğlunun dünyevi ve uhrevi kurtuluşunu, huzur ve mutluluğunu kazanabileceği en temel ve vazgeçilmez tek yuvadır.  Evlilik, yuva kurmak Allah (c.c.) ve Resulü Hz. Muhammed (s.a.s)’in emirlerine uyup yasaklarından da kaçınarak kendi rızaları ile şahitler huzurunda erkek ve kadın, eşler arasında yapılan nikahlı bir sözleşmedir. Aile, anne, baba ve çocuklardan oluşan toplumun en küçük ve en önemli yapı taşıdır. Aileleri sağlam olanlar, zafere ulaşırlar.Aileleri bozulan toplumlarda tarih sahnesinden silinip giderler. Hem itikadi, hem de ameli yönden bozulanların helak olduklarını biliyoruz.Tarih bunun örnekleri ile doludur.

     Evlilik ancak aile kurmak içindir. Aile, ilk olarak Cennette Yüce Yaratıcı tarafından Hz. Âdem babamızla Havva annemiz arasında kurulmuştur. Sürekli olarak, Cennetten bir huzuru ve mutluluğu içinde barındıran; temelleri, esasları, kuralları Allah (c.c.) ve Resulü Hz. Muhammed (s.a.s) tarafından belirlenmiş en önemli sosyal müessesedir. Aile, toplumun çekirdeği ve rengidir. Şekil ve âdet olarak birbirine çok benzeyen, içerik ve öz itibariyle tamamen birbirinden farklı ama birbirini tamamlayan iki varlığın birleşmesiyle ortaya çıkan huzur ve mutluluğun en önemli merkezidir. Evlilik Müslüman için ebedi bir bağdır. Aile; dünyada insanın küçük bir Cenneti ya da Cehennemidir. Evlilikte eş seçimi çok önemlidir. Dindar olan tercih edilmelidir. Evlilik ve ailenin önemi, âyet ve hadisler de  açıkça ifade buyrulmuştur.  Aileyi korumamız gerektiği, toplumsal huzurun ailedeki huzura bağlı olduğunu, aileleri bozulan toplumların tarih sahnesinden silindiklerini hiçbir zaman unutmamalıyız.

     Ailede Saygı ve Sevgi’nin önemini, bizim için en güzel örnek olan rol model rehberimiz, biricik önderimiz, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hayatındaki güzellikleri çok iyi bilirsek sağlam çözüm yollarını oluştururuz. O’nun içindir ki Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hayatını mutlaka öğrenmeliyiz.Batının kokuşmuş yasaları, aile hayatı anlayışı ile problemlerimizi çözmek şöyle dursun, sorunların daha da derinleşmesine sebep olacağı gözden kaçırılmamalıdır. İslâm’ın emirlerine uyulup, yasaklarından kaçınıldığı zaman aile, mutluluğun,  sadakatin, sevginin ve saygının sembolü olarak görüleceği aşikardır. Ailede; “Sevgi, Saygı, Sofra, Seyahat, Sistem, Samimiyet, Sayfa, Seccade, Sohbet, Sadakat, Sevinç ve Sabır” birlikteliğinin olması çok önemlidir. Aile, toplumun çekirdeğidir.Toplumsal huzurun ailedeki huzura bağlı olduğu unutulmamalıdır. İslâm’ın korumayı emrettiği şeylere zarûriyyat-ı diniye denir. Bunlar; dini muhafaza, canı/ nefsi muhafaza, nesli muhafaza, aklı ve malı muhafaza olmaz üzere  beş tanedir.

     Aile içinde eşlerin, çocukların birbirlerine karşı görev ve sorumluluklarını bilerek sevgi- saygı çerçevesindeki yaklaşımları muhabbetlerini artıracak, sofrada hep beraber oldukça yemeğe Besmele ile başlayıp hamd ile ikmal edilecek, bazen beraberce seyahatler yapılarak ibretler almak amacıyla gezilecek, sistemli bir şekilde kitap sayfalarından satırları beraberce okuyacaklar, camiye gidemedikleri zaman namazlarını cemaatle kılarak seccade birlikteliğini elde edecekler, birbirlerine yararlı olacak bilgi, birikimlerini artırıcı sohbetler yapacaklar, sevinçlerini beraber paylaşacaklar, başlarına gelen olumsuzluklara sabır gösterip samimiyetle, sadakatle göz aydınlığı ile güzel bir şekilde imtihan hayatını başarılı olarak tamamlayıp, bu vesileyle de ahiret yurdundaki gerçek kurtuluşu da kazanarak huzur ve mutluluğa kavuşmuş olacaklarını belirtmek isterim. Rabbimiz, her birimize hem dünyevi, hem de uhrevi mutluluğu kazananlardan olmayı  ikram eylesin.

     Bir davanız, meseleniz varsa mesuliyetinizde var demektir.Aileyi, çocukları, gençleri ihmal edenler, geleceklerini imha edeceklerini hiçbir zaman unutmamalıdırlar. Bir gencin derdi varsa,  dersini de almış demektir. İnsanların yükünü omuzlarında taşımaya aday vakıf insanı, öncü kuşaklara çok ihtiyacımız vardır. Önümüzde ki süreçte en ideal huzur ve mutluluk ortamına ulaşmamızı sağlayacak nesil inşa edip geleceğimizi kurtarmak zorundayız. Bu anlamda her birimize çok büyük görevler düşmektedir.

      Gerçek anlamda sevgi ve saygıya dayalı  evlilikler sonucu oluşan ailelerimizin göz aydınlığımız ve dünya imtihanını kazanmamıza vesile olmasını Allah (c.c.)’ tan niyaz eder, sıhhat ve afiyetler dilerim.

     omerlutfiersoz@gmail.com

NİÇİN VE NASIL NAMAZ KILMALIYIZ?

              NİÇİN VE NASIL NAMAZ KILMALIYIZ ?

     Namaz; İslam’ın beş temel şartından biridir. Kelime-i Şahadetten sonra en önemlisidir. Kendi hür iradesi ile Kelime-i Şahadet getirip, Müslüman olan bir ferdin, kılmakla yükümlü olduğu, dinin direği hükmünde bir ibadettir. Bedenimiz için nasıl gerekli önlemi alıp, meşru ve helal gıdaları yiyip, su v.b. içeceklerle korunması ve beslenmesini sağlıyorsak, ruhumuzun da gıdası, beslenmesi ancak iman ve onun gereği olarak ibadetlerle mümkündür. Kısacası kulluk görevinin bilincinde olmak gerekir. Namaz Nedir? Namaz, Yüce Yaratıcının huzuruna çıkıp O’nun olduğumuzu göstermenin adıdır. Namaz huzura varış, huzura çıkış, huzurda duruş, huzurda doluş, huzurda huzura eriş ve huzurdan hayata geliştir. O’nunla söyleşinin, O’na ait oluşumuzun göstergesidir. Namaz dinin direğidir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in gözünün nurudur, Mü’minin miracıdır, Müslüman’ın yolunu aydınlatan nurudur, kişi ile küfür arasındaki en büyük settir. Namaz, Mü’min olmanın gereği, İmanın pratiğidir.

     Elif gibi kıyamda duracaksın, dâl gibi rükûlara varacaksın, mîm gibi secdelere kapanacaksın ve âdem, adam olacaksın.Dinin direği olan namazı toplum olarak ayağa kaldırmalı, evde, iş yerinde, camide, arzda… Bunun için cemaat meşru olmuştur. Cemaatle kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan 27 (yirmi yedi) kat daha sevap oldu.Namazda cemaat bereketi demek; daha doğru, daha coşkulu, daha etkili namaz kılmak demektir.Namaz; huzurda duruşun göstergesi! 5 beş vakit. Ruhun gıdası, şarj ameliyesi, ruh dünyasının ayarlanması, nefs ve şeytanın çaresiz bırakılması demektir. NAMAZ: Hayatı kuşatan evrensel ibadettir. Kıbleye Yönelmek: Ka’be ile canlı bağlantı kurmaktır. Niyet : Gönlün huzur da duruşu.  Tekbir: Kibir ve istikbara hayır!  demektir. Kıyam: Allah (c.c.)’ın huzurunda esas duruş göstergesidir. Hazır ol vaziyeti ve kulluk tekmilidir. Emre amade oluşun ifadesi. Tahrime, O’ndan alıkoyan her şeyi haram kılma. Nefis eğitimi, Tekbirle Allah (c.c.)’a bağlanıyoruz. O’na kurban olmaya hazır olduğumuzu söylüyoruz. Kıraatle, O’nun söylemiyle O’nunla söyleşiyoruz. Ruku’ ve Secde ile yalnızca O’na boyun eğeceğimize söz veriyoruz! Namazı huşu’ ile kılacaksın, edeple oturacaksın, O’na her şeyini sunacaksın, yalnızca O’ndan isteyeceksin, O’nun Resulünü selamlayacaksın ve sonunda Miraç hediyen tahiyyatı alacaksın. O takdirde; O’ndan istemeye yüzün oldu, artık  duâ edebilir, isteyebilirsin.

     Âyet-i Kerimede: “(Resûlüm!) Sana vahye dilen kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût Sûresi âyet:45) buyrulmuştur. Namaz, tekbirle başlar, selamla sona erer. Kılınan namaz, kılındığı yerde kalmaz. Hayata yansır. Namaz ruhuyla yaşamak gerekir. Namaz bizi istikamet çizgisinde tutmalıdır. Namazlarımız, iyilikleri emredip, kötülüklere de mani olmalıdır. Namaz da daim olmak ve namazın muhafızı olmak gerekir. Kısacası Namaz; hayatı yönetir. Aile sofrası, bütün fertler hazır olduğunda huzurlu, cennet, hep birlikte olunca en güzel olur. Onun içindirki ailecek namz kılınmalıdır.Namaz kılan, Rabbiyle gizlice konuşur. Namazda Rabbime bağlanır. “Namaz gözümün nurudur” ‘Ruku’ ve secde varlık halkasını Allah (c.c.)’ın kapısına vurmaktır. O kapının halkasını dövmek gerekir.
Âyet-i Kerîmelerde: “Onlar ki: Namazlarını sürekli kılarlar/aksatmazlar.” (Mearic Sûresi âyet:23) “Ailene namazı emret, kendin de namaz kılmada sebat et. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz besliyoruz. Sonuç takvâ sahiplerinindir.” (Tâ-hâ Sûresi âyet:132) “Onlardan sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki, namazı zayi ettiler, şehvetlerine uydular. Onlar kötülük bulacaklardır.” (Meryem Sûresi âyet:59) “İkiyüzlü münafıklar, Allah’ı aldatmağa çalışırlar. Oysa O, onları aldatır. Namaza kalktıkları zaman da üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı pek az anarlar.” (Nisa Sûresi âyet:142) “Namaza çağırıldığınız zaman münafıklar onu eğlence ve oyun yerine koydular. Düşüncesiz bir topluluk oldukları için böyle yaptılar.”(Mâide Sûresi âyet:58) “Suçlulara sorulur: Sizi şu yakıcı ateşe ne sürükledi? Onlar da şöyle derler: “Biz namaz kılanlardan olmadık.” (Müddessir Sûresi âyet:41-43) “…Namaz Mü’minler üzerine vakitleri belli bir farzdır.” (Nisa Sûresi âyet:103)

     Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) hadis-i şeriflerinde: “Namaz dinin direğidir. Onu gereği gibi kılan dinini yapmış olur, onu terk eden de dinini yıkmış olur.” “Kişi ile küfür arasındaki engel namazdır.” “Namaz, benim gözümün nuru kılındı.”İslam’ın halkaları lime lime çözülecektir. İlk çözülen halka hüküm, son çözülen ise namaz olacaktır!“Namaza, aman namaza dikkat edin…!” buyurmuştur.

     Dini, namazla ikame etmek! Namaz dinin direğidir. Namazsız Müslümanlık eksiktir. Namaz beş öğün ruhun gıdasıdır, kulun Rabbin huzuruna çıkışıdır ve O’na içini döküş fırsatıdır. Tüm peygamberlerin hayatında namaz vardır. Peygamberimizin, peygamberliğinin ilk yıllarından itibaren namaz vardır. Namaz, Peygamberimizin gözünün nurudur. Peygamberimiz vefat ettiği son ana kadar namazlarını kılmıştır. Vefat ederken son sözleri de aman namaza dikkat edin olmuştur. Namaz, en zor şartlarda bile terk edilmemesi gereken bir ibadettir.Ezanla geldiğimiz şu dünyadan dua niyetiyle üzerimize kılınacak cenaze namazı ile göçüp gideceğiz.

     Niçin Namaz Kılarız/Kılmalıyız? O’na muhtaç olduğumuz için… O’nsuz olamayacağımız için… O’nun huzuruna çıkıp dolmaya ihtiyacımız olduğu için…O’nun huzurunda huzura erdiğimiz için… Bunca nimetlerine karşı O’na şükrümüzü göstermek için… O’nun huzuruna çıkıp içimizi O’na dökebilmek için… O’nunla iletişim kurup konuşabilmek için… O’nun yardımına müstahak olabilmek için… Hayata namazla hazırlanmak için… Elbette Allah için!    Namaz kılanlar, layıkıyla namaz kılıp kılmadıklarını, arada sırada kılanlar, beynamazlar kısacası herkes kendini sorgulasınlar!

     İnsan Niçin Namaz Kılmaz? İnsanımız namazın önemi hakkında yeterli bilgiye sahip değil. Namazın günlük hayatımızı manen ve maddeten programlayan bir ibadet olduğunu bilmiyor. Namazla ilgili bilgileri, onu eyleme dönüştürecek seviye ve güçte değil. Yani namazın farziyyetine iman konusunda problemleri var. Namaz ibadetinden çok daha önemli işleri (!) var, Namaza vakit ayıramayacak kadar yoğun.(!) Namaz ibadetini bir angarya olarak görüyor ve nefsine ağır geliyor. Sonra kılarım, büyüyünce kılarım gibi bir çok gerekçeleri var. (!)

     Yüce Allah’ın “Doğrusu namaz, Mü’minler üzerinde vakitleri belirlenmiş bir ibadettir” uyarısına ve beş vakit namazı belirleyen Peygamber uygulamasına rağmen; namaz vakitlerini belirleme konusunda kişinin kendisini yetkin görüp cumadan cumaya yahut keyfi yetince namaz kılması da pek çok insan için önemli bir sorundur. Çoklarının namazı düzenli kılacağı bir aile, iş ve arkadaş ortamı yoktur. Peki, namaz kılınacak bir ortamın oluşması için çaba sarf ediyor muyuz?

     Rabbimiz, her birimize gerçek anlamda İman etmeyi, imanımızın gereği Salih amelleri işlemeyi, namazı dosdoğru kılmayı, bütün ibadetleri yapmayı nasip eylesin. Haydi, bugünden itibaren şuurlu bir şekilde gözümüzün nuru namazı kılalım. Namazla dirilelim, ailemize, çocuklarımıza ve çevremize iyi bir örnek olalım. Haydin namaza! Namazla kalın, namazı ikame edin, namazda kalın, namazlı olun ve namazla dolun!  İki cihanda kurtuluşa erenlerden olmamız duası ile sıhhat ve afiyetler dilerim.      

     omerlutfiersoz@gmail.com

ALLAH (C.C.)’IN RIZASINI KAZANMAK İÇİN ÇALIŞMALIYIZ

ALLAH (C.C.)’IN RIZASINI KAZANMAK İÇİN ÇALIŞMALIYIZ

     İnanan bir Mü’minin ana gayesi, davası Allah (c.c.)’a kulluk, rol model Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ümmet olmak en büyük derdi olmalıdır.Müslüman yaratılmış bütün mahlûkâta şefkat göstermelidir.En öncede eşref-i mahlûkat olan insana, herkese ve her şeye şefkat gösterilmelidir.

     Rabbimizin lütfu, ikramı olarak; güneşin ışığını, ısısını herkese ve her şeye verdiği gibi bizlerde bütün insanlığın kurtuluşu için gayret etmeliyiz. Kimin derdi varsa elimizden geldiği kadar çözüm üretmek, yardımcı olmak için çalışmalıyız.Önce akrabamızdan, yakın komşularımızdan başlayıp bütün insanlığın yardımına koşmalıyız.Bu hususta Allah (c.c.)’ın rızasını kazanmak için çalışmak önceliğimiz olmak zorundadır.Hiç kimseden hiçbir dünyevi beklenti içine girmeden iyiliklerimizi artıracağız.Kardeşlerimizin derdi mi var; koşacağız, yardım edeceğiz.İşi mi var; halledeceğiz. İhtiyacı mı var; o ihtiyacı gidereceğiz. Düğünü mü var katılacağız. Cenazesi mi var en önce biz katılacağız.Bazen bir ihtiyaç sahibinin karnını doyuracağız, bazen yolda kalmış birine yardım edip gitmek istediği yere göndereceğiz, bazen bir yetimin başını okşayacağız. Bize hiç gelmese bile gelmeyene gidecek onun sıkıntılarını da gidermeye çalışacağız.Her zaman düzenli olarak ellerimizi açıp beraberce dualar yapacağız.Hiç bir şey yapamasak bile ağlayan biriyle beraber olup bizde ağlayacağız.Biliyoruz ki güzellikler paylaşıldıkça çoğalır,üzüntülerde paylaşıldıkça azalır. İnsanların en hayırlısı insanlara en çok faydası dokunandır emri gereği her zaman iyiliklerimizi artırmak için çalışmalıyız. İnsanlarımıza o kadar yardımcı olmalıyız ki, ya kardeşim sen onunla ortak mısın ki bu kadar yardımcı oluyorsun desinler. Varsın yaptığınız iyilikleri ortakmışsınız gibi değerlendirsinler.

     Allah (c.c.)’ın rızasına giden yollar içinde en kestirme olanlardan biriside insanların yararına faydasına olacak hizmetler üretmektir. Bir annenin kayıp evladını  aradığı gibi hizmet edeceğimiz insanları arayıp bulacağız. Her yaptığımız hayırlı, bereketli bütün işleri ibadet aşkıyla “Allah rızası için” yapmalıyız. Yaptığımız ve yapacağımız hizmetlerde ne kadar çok samimi içten “Allah razı olsun” denilirse o denli koşturmamız artırılmalıdır.Allah (c.c.)’ın rızasını kazananlar çok büyük ikramlara mazhar olurlar.Bu dünyanın geçici hevesleri, cazibesi hiç birimizi kandırmamalı, özden uzaklaştırmamalıdır. Kardeşlerimizin dertleri ile dertleneceğiz.Başkasının derdinden biz hüzünleneceğiz.Başkalarının derdiyle uğraşmaktan kendi derdimize vakit bulamayacağız. Birde bakacağız ki bizim dertlerimizde kolayca çözülüvermiş. Allah (c.c.)’ın rızasını kazanıp ölürsek, ölümden sonrası içinde günahlarımızın bağışlanıp cennetlerde ikramlara gark olup güzelliklere, nimetlere nail olacağımız hususunda müjdeler bulunmaktadır. Allah (c.c.)’ın rızasını gözetip iş yapanlar, rızaya mazhar olurlar.

     Bütün işlerimizde Allah (c.c.)’ın rızasını kazanmak için çalışmalıyız. Allah ‘ın rızası için yapılmayan hiçbir ibadetin kabul olabileceğini düşünmek, söylemek mümkün değildir. Allah rızası için yapılmayan hiç bir ibadet kabul olmaz. Bütün ibadetlerimizi Allah rızası için yaparak, dünyevi ve uhrevi gerçek huzur ve kurtuluşa erişebiliriz. Namaz, Oruç gibi bedeni, Zekât, Sadaka gibi mali, Hac gibi hem bedeni ve hem de mali ibadetlerimizi, Allah (c.c.)’ın rızasını kazanmak için yaparsak sevaba nail oluruz. Gösteriş ve riya amaçlı yapılan ibadetlerin, hiçbir faydası olmayacağı gibi, kişinin günaha girmesi de kaçınılmaz olacaktır.Haramlardan da Allah emrettiği için uzak durmalıyız.

     Allah (c.c.) için sevip, Allah için buğzetmek, Müslümanın en önemli ölçüsüdür. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), her konuda olduğu gibi bu hususta da en güzel örnek olmuştur. Bize düşen görev Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e tabi olmaktır. Sevdiklerimizi sırf Allah (c.c.) Rızası için sevmek, düşmanlık ettiklerimize de sırf Allah (c.c.) Rızası için düşmanlık etmekle mükellefiz. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde: “İbadetlerin en kıymetlisi, Allah için sevmek ve Allah için düşmanlıktır.” (Ebu Davud)  buyurmuştur.

     Âyet-i Kerimelerde: “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah’ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!” (Bakara Sûresi âyet:177)  “İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah’ın rızasını almak için kendini feda eder. Allah da kullarına şefkatlidir.” (Bakara Suresi âyet:207)  “Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir.”   

( Maide Sûresi âyet:16)

     “Yine onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık olarak (Allah yolunda) harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte onlar var ya, dünya yurdunun (güzel) sonu sadece onlarındır.” ( Ra’d Sûresi âyet:22)

     Gerçek anlamda iyilik, Allah(c.c.)’ın emrettiklerini yapıp, yasak ettiklerinden kaçınmaktır. Allah (c.c.)’ın rızasını gözeterek, İman edip, gereklerini yapmakla emrolunduk. İman edip, imanımızın gereği Salih amelleri işlemek, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, başımıza gelen hastalıklara, sıkıntılara sabır göstermek zorundayız. İyilik, güzellik, doğruluk gibi vasıflarla mücehhez olup, kötü, çirkin ve zararlı şeylerden de sakınırsak, muttakilerden olmamız kaçınılmaz olur.

     Her işimizde, sevgide de, buğz da da Allah(c.c.)’ın rızasını gözeterek, güzel ahlâk sahibi olarak yaşayanlardan olmamız duası ile sıhhat ve afiyetler dilerim.  

omerlutfiersoz@gmail.com